anasayfa


 


KÖKLERİ İLE URLA İSKELE'SİNE SARILMIŞ BİR ULU AĞAÇ:

GIORGOS SEPHERIADES

ayla savaş bakIr

 

Denizci Stratis bir adamın çocukluğunu anlatıyor:

Çocuk

 

“Ben büyümeye başladığımda ağaçlar hiç

bırakmadı yakamı,

neden gülümsüyorsunuz? Yoksa çocuklara hiç acımayan

ilkyazı mı düşündünüz?

Yeşil yapraklara bayılırdım

sanırım sırf sıramdaki kurutma kağıdı yeşildi diye

birşeyler öğrendim okulda.

Ağaçların kökleriydi yakamı bırakmayan; kışın ılıklığında

gelip sarılırlardı gövdeme.

Başka düşlerim yoktu çocukluğumda

Kendi gövdemi işte böyle tanıdım.”

Londra, 1932, Çeviren: Cevat ÇAPAN  (1)

Şimdi de o çocuk kendisini anlatıyor:

“(...)

Keeley – Bir şairin çocukluk döneminden imgeler kullanması konusunu daha önce konuşmuştuk. Siz, sıradan bir İngilizin hayatında futbol ve otomobiller neyse, sizin hayatınızda da eşeklerin öyle bir iz bırakmış olacağını söyleyerek, onlardan ayrıldığınızı açıklamıştınız. Ayrıca, İzmir yakınlarında gittiğiniz köydeki (2) denizden ve denizcilerden de söz ettiğinizi hatırlıyorum.

Seferis – Biliyor musunuz, imgelerin ilginç yanı, çoğunun bilinçaltı kaynaklı oluşudur. Kimi zaman bir şiirde böyle bir imge belirir ve kimse de nereden geldiğini anlayamaz. Ama kökü şairin bilinçaltı hayatında, çoğu zaman da çocukluğundadır. Bu yüzden de şairin geçirdiği çocukluk dönemi onun için belirleyicidir.

Burada iki ayrı öğenin işlevi olduğunu sanıyorum: bilinçli ve bilinçaltı bellek. Şiirin yöntemi bilinçaltından beslenmeye dayanır. Anılarınızı yazmak gibi bir şey değildir bu ya da geçmişinizi, yaşadığınız ilk yılları hatırlama çabası gibi de değildir. Çocukluğumda beni etkilemiş pek çok şey hatırlıyorum (...) (3).

Aralık sonu, 1968, Princeton /ABD, İleri Araştırmalar Enstitüsü” (4)

resim 1

1 Temmuz Cumartesi, 1950 – İZMİR: Cipten iri görünüşlü bir adam iniyor. Onu inceliyorum şimdi:

Bu adamın genel görünüşü içinde en çok dikkatimi çeken gözleri daha doğrusu bakışları. Baş karşıya bakmıyor, çene göğse çekilmiş, ama gözler kaşların altından tam karşıya bakıyor; kesin, derin ve düşünceli bir şekilde... Gözleri çevreleyen gölgeler o derinliği arttırıp vurguluyor.

Karşılayanlara takdim edilirken duyuluyor ismi: Yorgo Seferis

Onların zamanında “spor kulübü” olan “tüccar kulübüne” giriyor beraberindekilerle. Gece burada kalınıyor (5).

2 Temmuz Pazar, 1950 – İZMİR: Saat sabahın beşi. Seferis, şafak vakti uyanıyor. Bugün ilk olarak, İskele’ye gidilecek. İskele, onun çocukluğunda yaz aylarını geçirdiği sahil kasabasıdır. 1900 doğumlu olan Seferis, on dört yaşında, ailesi ile birlikte Atina’ya göç edene dek, kış aylarını İzmir’de, yaz aylarını da burada geçirmiştir. 1914’teki ayrılışının ardından ilk kez bugün ayak basacak oraya (6) ...

Sabah saat 08.00. Seferis, yanındakilerle birlikte İzmir’den İskele’ye gitmek üzere cipe binip yola çıkıyor.

İskele’ye doğru yol alırken, Seferis hissettiklerini şöyle yazmıştır “Günlük”e:

“(...) Aklımda sabit bir fikir halinde Scala (7). Sanki anlayamadığım bir büyü ayinine katılmış gibiyim. Neticesinde nelerin olacağını hesaplayamadığım bir krizin eşiğinde bulunduğumu hatırlıyorum. Bilinçsizce bunu nasıl hazırladım, belki yaptığım ölüleri tahrik etmek, doğal düzeni ihlal etmek gibi ahlaksızca bir hareketti.

Geri dönmek için artık geç. Makine çalışmaya başlamıştı: diğer ucundan birisinin düzenli bir şekilde, ısrarla sardığı o sahilin ipliği ile bağlanmışım. Fakat hava, renk, gökyüzü ebediyen muzaffer, gözlerin gerçekten görüyor mu, görmeyi arzuluyor mu, bilemiyorsun” (8).

Yol boyunca kendisine “tanıdık” gelen izlenimleri de şöyledir:

“(...)

Konak’taki sütunlu Saat Kulesi’nin bulunduğu meydanın önünden geçerek, bildiğim Kokaryalı’nın ötesine doğru ilerledik. Amcamın evini seçmeye çalıştım, beceremedim. Saat ikide yatıp beşte kalkmama rağmen kendimi hiç yorgun hissetmiyordum. Hafızam saat gibi çalışıyordu: sanki buralardan bir seneden fazla ayrılmamıştım.

Vurla’nın (bugünkü Urla) ‘at arabası’ yoluna çıktık. Pazar günü trafiği oldukça işlek. Bir ara kalenin görüntüsü, sonra Aziz Yorgos Çiftliği, eskiden üç çardak vardı. Dinlenmek ve bir şeyler atıştırmak için burada arabaları durdurduk. Şimdi de, eski dinlenme yeri özelliğini koruyarak çok daha önemli bir yerleşim bölgesi haline gelmişe benziyor. (...)

(...) Sivrisaryon’dan (tabelada Seferihisar yazıyordu) geçerken arkadaşım beni uyandırıp, adımın bölgeyle ilişkisi olup olmadığını sordu (9). Scala’ya kadar olan kırk kilometrelik yolu takriben bir saatte aldık.

Bir an, sabah poyrazının aynı yönden esmesi, Azize Markella adası ile Tzannu adasının hala aynı yerde bulunması beni şaşırttı. Sadece küçük Monopetro adası daha batık göründü gözüme. Aziz Yannis adasında incir ağacının altındaki yeraltı mağarasını hafızamda canlandırmaya çalışırken “E.” ye adlarını sayıklıyordum. Yalnızca Clazomenes (10) adını duyunca ilgi gösterdiğini sanıyorum. O zaman kendimde aslında arkeoloji duygusunun ne denli gelişmemiş olduğunu hissettim.

Asıl hayrete düşürecek şey her zaman olduğu gibi birden cereyan etti: cip, eski çeşmenin biraz aşağısında, Urla’ya giden yolun sağında durdu, Scala’ya indik.

Böylece kendimizi birden bizim evlerin arka tarafı ile büyükannemin bahçesini ayıran iskeleye paralel yolun üzerinde buluverdik (...)” (11).

İSKELE: Saat 09.00. Benden başkaları da izlemeye başlıyor şimdi duran cipten İskele’ye inenleri: Kahvehanede oturanlar, balık satıcıları, iki küçük çocuk, evlerinin penceresinden birbiriyle konuşan ev kadınları ve eski bir İskeleli... Hepsi merak ediyor orada duran cipten inen insanları. Çocuklar şöyle bir cipin etrafında dolaşıp oyun dünyalarına dönüyorlar tekrar. Arka sokağa doğru dönerek gözden kayboluyorlar. Ev kadınları, birbirlerine gelenlerin kim olduğunu soruyorlar. Kahvehanede oturanlar ve balık satıcıları, inenler rıhtıma giden sokağa girip kaybolana dek bakıyorlar arkalarından sessiz bir merakla...

Rıhtımdayız: Karşıya, denize doğru bakıyor şimdi Seferis. İçinde birşeyler arar gibi...

“-Ağaç vapur iskelesi...” diyor “Yok olmuş. Ama kalın direklerinden beş – altısı hala orada.”

Ağaç vapur İskelesi: Günümüzde, görünürde bu iskeleye ait hiç bir iz yoktur.

Durduğumuz yerin sol tarafında bir bina var. Sonra o tarafa dönüyor. Bir süre inceliyor yapıyı:

“Batis’in kahvehanesinin kemerleri ve üstündeki bina yerli yerinde” (12) diyor kendi kendine.

“-Ağaç vapur iskelesi ve Batis’ten söz ediyor” diyor onları takip eden eski İskeleli şaşkınlıkla. “Bizim zamanımızda burada yaşamış gibi... Kim acaba?”

Batis’in Kahvehanesi: Batis’in kahvehanesi, rıhtıma atılmış masa ve sandalyeleri ile birlikte “yaşar” haldeyken fotoğraflanmış ve bir kartpostalın konusu haline gelmiştir (13). 1900 senesine ait bu kartpostalın alt kısmında bırakılmış olan boşluğun üst kısmına Fransızca “Les arcades de Scala a Vourla” alt kısmına da “No. 14. Ed. Zachariou & Koury, Passage Tenekides No. 11, Symrne” yazıları basılmıştır.

resim 2

Seferis’in bu kahvehanenin kemerleri altında çekilmiş bir fotoğrafı vardır (14). Bu, o yedi yaşındayken, yani 1907 senesinde çekilmiştir. Bu fotoğrafta: Arka planda, rıhtımın diğer kolunda yer alan binalar vardır. Ön planda Yorgo ve kardeşleri İonna ile Angelos ve bir kız çocuğu kahvehanenin kemerlerini taşıyan ayaklardan birinin dibinde yan yana durarak poz vermiş, onların dayandığı ayağa kısa bir iple bağlı olan kayık ile onlar arasında, bir ayağını rıhtıma dayamış bir çocuk ile kayıkta bulunan bir kayıkçı ile bir çocuk da onlarla birlikte bu görüntüye katılmışlardır.

resim 3

Kahvehanenin kemerleri altından geçerek rıhtımda ilerlemeye devam ediyoruz. Solumuzda rıhtım binaları, sağımızda deniz. Seferis, Batis’in kahvehanesinden sonraki bazı yapıları hatırlayamıyor.

“- Herhalde 1914 sonrasında inşa edilmişler.” diyorum kendi kendime

resim 4

Rıhtımın ortalarına doğru bir yapının önünde duruyoruz. İki katlı, kırma çatısı kiremitle örtülü kaba yonu taş malzeme ile inşa edilmiş. Üst kat basık taş kemerli ve söveli iki pencere ile dışa açılıyor. Her birinin dışa doğru açılan çift kanatlı, üst kısımları basık taş kemerin şekline uydurulmuş ahşap pancurları var. Açık duruyorlar. Alt kat, taş söveli dikdörtgen bir kapıya sahip. Kapı ve pencerenin üst kısmı aynı hizada. Giriş kısmı çift kanatlı demir bir kapıya sahip. Bir kanadı sonuna dek açık. Yapı bütünüyle harap durumda.

Karşısında duran ve onu inceleyen Seferis:

“Evim!” diyor özlem dolu bir sesle. “-Alt kattaki pencerelerin camları kırık, demir kapı fena halde paslanmış. Anlaşılan bizim zamanımızdan sonra boyanmamış. Üst kattaki pancurlar çürümüş, hiçbir zaman kapatılmadıklarını sanırsın. Duvarlar cüzzamlı gibi” (15).

Harab olmuş evini incelerken aklına geliyor:

“Anahtar...” diyor. “Evin anahtarı Atina’da hala bende duruyor” (16).

Eve bakıyorum tekrar. Terkedilmiş bir ev, dökülmüş duvarlar, sonuna dek açık demir giriş kapısı ve anahtar! “Neden alır insan evinin anahtarını yanına, oradan ayrılıp başka bir yere giderken?” diye geçiriyorum içimden o sırada. Tekrar eve dönme düşüncesini ifade etmez mi o davranış?

Açık kapıya bakarak anlatmaya başlıyor şair:

“Evin anahtarını, felaket günlerinde evi korumak için sahip çıkan Mihalis Buyas, ’34 senesinde bana teslim etmişti. Kovulduklarında, karısı ve çocuklarının hayatı yanısıra sal üzerinde kaçarlarken kurtarabildikleri yegane şey buydu” (17).

Seferis ve Evler... İçinde “evlerinin” geçtiği bir şiiri şöyledir şairin:

“Denize Yakın Ev

 

Elimden aldılar evlerimi. Mutsuz

yıllara rastladık; savaşlar, yıkımlar, gurbet;

avcı bulur bazen göçebe kuşları

bazen bulmaz; av boldu

benim zamanımda, çok kişiyi alıp götürdü saçmalar;

ötekiler durmadan döner ya da çıldırır sığınaklarda.

Bülbülden söz etme bana, ne de tarlakuşundan

ne de kuyruğuyla ışığa sayılar yazan

küçücük çobanaldatan kuşundan;

fazla birşey bilmem ben evler hakkında

evlerin de bir ırkı olduğunu bilirim, hepsi o kadar.

Henüz yeniyken daha, günün saçlarıyla

oynayan küçük çocuklar gibi bahçelerde,

rengarenk pancurlar, parıltılı kapılar

işlerler günün üzerine.

Değişirler mimarın işi bitince,

büzülürler, ya da gülümserler, hatta inatlaşırlar

kalanlarla, ayrılıp gidenlerle

dönecek olanlarla, dünyanın uçsuz bucaksız

bir otele dönüştüğü bu zamanda.

Fazla bir şey bilmem evler hakkında,

sevinçlerini ve kederlerini anımsarım

bazen durduğum zaman;

bazen denize yakın, bir tek demir karyolalı

çıplak odalarla – hiçbir şey yok bana ait –

bakarken akşamın örümceğine

gelmek için hazırlandığını düşünürüm birinin, süslerler onu

siyah – beyaz giysilerle, rengarenk mücevherlerle,

ve çevresinde alçak sesle konuşur

kır saçlı, koyu dantelli, saygıdeğer kadınlar,

hazırlandığını düşünürüm benimle vedalaşmaya gelmek için,

bir kadın düşünürüm çevik gözbebekli, geniş kuşaklı,

güney limanlarından dönen bir kadın,

İzmir, Rodos, Sirakuza, İskenderiye’den,

sıcak pancurlar gibi kapalı

altın yemişler ve otlar kokulu kentlerden

dönen bir kadın, çıkıyor merdiveni

basamakların altında uyuyanları görmeden.

Bilirsin, hemen inatlaşır evler, soyarsan onları.”

Poros Adası 1946,  Çeviren: Özdemir İnce - Herkül Millas (18)

Aklımdan hızla bu şiiri geçirirken, Eski İskeleli’nin sözleri ile düşüncelerimden sıyrılıyorum bir anda. Dikkatimi ona yöneltiyorum:

“-Aman Tanrım!” diye haykırıyor birdenbire, Seferis’in anahtar ile ilgili hikayesinin hemen ardından.

“Bu bizim Yorgakis Tenekides’in torunlarından biri olmalı!”

Şaşkınlıkla karışık bir sevinçle:

“-Buralara ne yapmaya gelmiş?” diye soruyor ve:

“Yorgakis Tenekides’i iyi tanırdım” diyor kendi kendine ve devam ediyor:

“-Urla’nın ileri gelen insanlarından biriydi. Naksos Adası kökenliydiler. Kızı Despo, hukukçu Stelios Seferiadis ile evliydi. Yorgo’dan başka, İonna adında bir kızları ve Angelos isminde bir oğulları daha vardı. Yorgo en büyük, İonna ortanca, Angelos da en küçük olandı hatırladığım kadarıyla... Kışın İzmir’de oturduklarından, daha çok yazları görürdüm onları Scala’da. Rıhtımdaki bu evde geçirirlerdi yazı. Despo’nun annesinin oturduğu ev de onlarınkiyle aynı sırada, bir bina ötedekidir. “L” biçimli rıhtımın bu kenarında, birbirine bitişik olarak inşa edilmiş yapıların çıkmaları, sütunları tam kıyının sonlandığı yere oturtulmuş kemerler üzerinde dururdu: rıhtım sokağın üstünü örterlerdi. Sokağın sonundaki Batis’in Kahvehanesi’ne ait son kemer gözünden bakıldığında, diğer uca doğru küçülerek uzanan bir kemer dizisi görürdük. Kayıklardan bazıları onların ayaklarına bağlanırdı. Rıhtımı içine alarak denizle bütünleşmiş evlerdi onlar. Pencereden bakan, kendini deniz ve liman manzarasının içinde buluverirdi. Manzara istese de istemese de içine alırdı insanı. Deniz ve adalar evlerin içinde yer alırdı adeta. Despo’nun çocukları buradaki kemerli rıhtım sokakta oynardı. Bazen kayıkların üzerinde de görürdüm onları Batis’in Kahvehanesi’nde otururken. Ah! O eski günler. Şu anda evinin önünde duran, ya Angelos ya da Yorgo olmalı” (19).

Anılarını anlatmayı bitiren Eski İskeleli’den Seferis’e geri dönüyorum şimdi de. Evinin açık giriş kapısından içeri bakıyor şu anda:

“-Sadece yemek salonunun camekanlı bölmesi farkedilebiliyor” (20) diyor.

Çünkü evinin içine giren ışık sadece bunları görebilmesine izin veriyor.

Sonra, evinin önünde fotoğraf çekilmek istiyor. Bir kenara çekiliyoruz Eski İskeleli ile... Sağ elini evinin giriş kapısının taş sövesine dayıyor ve sabitleniyorlar: “Evi ve O”

resim 5  

Şimdi de fotoğraf makinesini kendi eline alıyor. Binalar soluna, deniz sağına gelecek şekilde, binalara yakın duruyor. Vizörden evinin olduğu kısım görünene dek Batis’in kahvehanesi’ne doğru geri geri gidiyor ve basıyor deklanşöre: Rıhtımda uzanıp giden binaları, rıhtım sokağı, karşı köşeye denk gelen binaları ve rıhtımla denizin dalgalarını alıyor makinasının içine (21).

resim 6 

Onlar fotoğraf çekerken evinin açık kapısından iki küçük çocuk dışarı fırlıyor. Bunlar, onlar cipten indiği sırada arka sokakta dolaşan çocuklar. Böyle fırladıklarına göre, onlar içeri bakarken dışarı çıkmaya çekinmiş olmalılar. Çocuklar için “yabancı” insanlar çünkü onlar; küçük evin dibinde nöbet tutan ve dikkatle onları seyreden asker için de...Dışarı fırlayan çocukları farkeden Seferis, onları “koca farelere” (22) benzetiyor.

Koca fareler: terkedilmişlik ve bakımsızlıkla bütünleşmiş canlılar...

“-Çarpıcı bir benzetme.” diyor Eski İskeleli ve devam ediyor: “Herşey terkedilmişliği ifade ediyor sanki ona, her an. Belki her baktığı yer. Herkes gitti. Geride zaman içinde silikleşen izleri kaldı.”

Seferis, fotoğraf çekmeyi bitirdikten sonra evinin sağ tarafındaki yıkık mekana yöneliyor: Ön cephe duvarının yarısı yıkılmış. Büyükannesinin ve onların evini ayıran bu yıkık mekan, bir mağaza imiş (23).

Sonra, büyükannesinin evini incelemeye başlıyor:

“-Uyuşturulmuş sakat mesken topluluğu arasında bakımlı olan sadece bu” (24) diyor kendi kendine.

“-Bir zamanlar anneannesinin oturduğu bu evde artık başka insanlar oturuyor” diyor Eski İskeleli.

Evde birileri olmalı. Çünkü, bugün Pazar ve dışarıda, balkonun altında bez bir brandayla örtülü bir otomobil var. Ama görünürde kimse yok. Eve bakarken:

“İki kalın sütunlu eski kemer yerine sıska direkler konmuş ve üstüne boydan boya bir kat çıkılmış. Önemli bir şahsın meskeni olmalı”  diyor şair (25).

Büyükannenin evinden sonra, rıhtımda ilerlemeye devam ediyoruz. Biraz yürüdükten sonra sağa dönerek “L” biçimli rıhtımın diğer koluna geçiyoruz. Rıhtımın bu kenarında da, sol tarafta birbirine bitişik olarak inşa edilmiş bir bina sırası var. Rıhtımın sonuna geldiğimizde bir kez daha sağa dönüyoruz. Şimdi, Seferis’in evinin olduğu, rıhtım sokağa paralel olarak inşa edilmiş mendireğin üzerinde yürüyoruz. Mendireğin ucundaki fenere geldiğimizde duruyoruz. Bir süre fenere takılıyor Seferis’in gözü, beyaz badanalı

resim 7 

fener ona tuzdan yapılmış gibi görünüyor. Sonra İskele (Scala)’ye doğru dönüyor. Rıhtıma göz gezdirirken:

“-Limanın kenarındaki evler hala duruyor. Kayıkları bağladıkları iki alçak sütun ve aynı amaçla kullandıkları paslanmış top da... Anlatılanlara göre Çeşme deniz muharebesinden kalma bir topmuş bu” (26) diyor.

Sonra evinin bulunduğu kısma bakarken birden denize doğru dönüyor. O an içinden geçenleri, şöyle yazıyor günlüğünde:

“Orada uçta, fenerin yanında, bana garip garip hasta hayvanlarmışçasına bakan evlere birden sırtımı döndüm. Sanki sona ermiş ömürlerinde onları hala hayatta tutan sadece bendim. Adalarıma baktım: Deniz çok canlıydı ve rüzgar sanki onu ölü bir genç kızın suratının parçalarıyla bütünleştirmeye çalışıyordu – zavallı Scala” (27).

resim 8

Adalarım: Bu sözü, adaların, Seferis’in önemli çocukluk imgelerinden olduğunu düşündürtüyor bana.

Seferis, İskele’den Kalamakya’ya gitmek istiyor. Ama oranın yasak bölge olduğunu öğreniyor.

Rıhtımdan ayrılıp tekrar arka yola çıkıyoruz. Yolda ilerlemeye başlıyoruz. Bazı eski yapıların önünde durup uzun uzun inceliyor Seferis onları. Rıhtımdaki yapıların arka tarafına denk gelen binaların önünde daha çok vakit harcıyoruz. Bu yoldaki binalarla ilgili olarak şu satırları okuyorum günlüğünden:

“Körleşmiş pencereler. Eli teyzenin balkonlarını tutan demirler, geometrik bir şekilde boşluğa çıkışı gösteriyor. Sürekli olarak herşeyin korkunç daraldığını hissediyorum. Koko Amca’nın salonu, o zamandan kalma vişne rengine boyanmış sıralanmış tuğlalarıyla duruyor. Parmaklıklı kapının yerine, eski zamanlardan kalma, büyük ön cephe kapısını takmışlar, kapı kanadından tanıdım. Bizim evden arka binalar kalmış, burada da her taraf kapalı, on yaşında malayla bir duvara kazıdığım ismimin baş harflerini bulamadım” (28).

Akrabası “Tenekides”lerden birinin de adını Urla’daki Kocadağ’da (29) bulunan bir mağaranın duvarına yazdığı gibi, Seferis de bir kazıma yapmış duvara...

Yorgo Seferis’in çocukluğunda duvara kazıdığı harfleri bir kez de ben kazıyorum olmayan duvara şimdi. Kendimi bir çocuğun yerine koyarak. Bir yandan da tekrar ediyorum harfleri sesli olarak. Sonra, kendiliğinden dilimin ucuna, onun bir şiirinin başlığı geliyor: “G. S.’nin tarzı ile”. Bu şiir şöyledir:

“G. S.’nin tarzı ile

Nereye gitsem yaralıyor beni Yunan ülkesi.

Pelion’da yamacı tırmanırken kestaneler içinden

Kentaur’un gömleği sıyrıldı yapraklardan gövdemi sarmak için

ve bir sıcak ölçerin cıvası gibi yükselerek

arkamdan geldi deniz

dağ sularını buluncaya dek.

Santorini’de batan adalara değerek

sünger taşlarında bir yerde çalınan kavalı dinlerken

çekilip giden gençliğin bir ucundan

ansızın atılan bir okla

küpeşteye mıhlandı elim.

Mykenai’de koca taşları ve Atreusoğullarının hazinesini taşıdım

ve onların yanında kaldım “Belle Héléne” otelinde:

ancak gün doğarken gitti onlar,

Kassandra’nın, boynundan sarkan horozla,

haykırdığı saatte.

Spetses’te, Poros’ta, Mikonos’ta

midemi bulandırdı balıkçı türküleri.

Ne istiyorlar, bütün bu kendilerini Atina’da

ya da Pire’de sananlar?

Salamisli biri çekinmeden soruyor bir başkasına Omonia’dan olup olmadığını,

“Hayır, Syntagma’dan,” diyor öbürü sırıtarak;

“Bizim Yani’ye rastladım demin, bana dondurma ısmarladı.”

Bu arada yol alıyor Yunan ülkesi

ve farkında değiliz hiçbir şeyin, aylak denizciler olduğumuzun bile,

bilmiyoruz limanın üstüne nasıl bir hüzün çöker

bütün gemiler çekip gidince;

bilenlerle alay ediyoruz.

Ne tuhaf insanlar! Attika’da olduklarını söylüyorlar,

oysa hiçbir yerde değiller;

badem şekeri alıyorlar nikahları için,

ellerinde kolonya şişesi, resim çektiriyorlar,

bu sabah güvercin ve çiçek işlemeli bir perdenin

önünde oturmuş poz verirken gördüğüm adam

seyretti yaşlı fotoğrafçıyı

havadaki kuşların yüzünde bıraktığı

çizgileri silerken.

bu arada yol alıyor Yunan ülkesi, durmadan yol alıyor

ve eğer görürsek “Ege’nin çiçek açtığını cesetlerle”,

bunlar o büyük gemiye yetişmek için ardından yüzenlerdir

hiç kalkmayan gemileri beklemekten usanıp-

ELSİ, SAMOTHRAKE, AMBRAKİKOS gemilerini.

Şimdi akşam inerken Pire’ye, düdüklerini öttürüyor gemiler,

öttürüp duruyorlar, ama ne bir tayfa kımıldıyor,

ne ıslak bir zincir parıldıyor güneşin son aydınlığında,

mermer bir heykel gibi duruyor ve sırmalar içinde kaptan.

Nereye gitsem yaralıyor beni Yunan ülkesi,

perde perde dağlar takım adalar, yalçın kayalar...

ve seferde olan tek geminin adı AGONİA 937

M / S Aulis, demir almayı beklerken”

Yaz, 1936, Alıştırma Defteri’nden,  Çeviren: Cevat Çapan (30)

Seferis’in duvara kazıdığı harfler, bu şiirden başka, az önce onun evinden fırlayan iki ufaklığı getiriyor aklıma. Belki onlar da aynı şeyi yapıyorlardı Seferis’in evinde: İsimlerini kazıyorlardı duvara.

Yolun karşı yakasına geçiyoruz. Burada bir belediye parkı var.

“-Bu park bizim zamanımızda onun anneannesinin ön bahçesiydi” (31) diyor Eski İskeleli.

Parkı dolaşmaya başlıyor Seferis:

“-Okaliptüs ağaçları yaşlanmış ve cılız. Üç havuz iyi durumda, içerisinde su ve kırmızı balıklar” (32) diyor yanındakilere...

“-Oktagulari!” diyor heyecanla, sekizgen yapının önünde durarak. Uzun uzun inceliyor yapıyı:

“Bu yapının adını “oktagulari” koymuşlardı. Sanırım Fransızca veya İtalyancadan gelme. Yapı sekizgen biçiminde, geçen yüzyılın sonlarından kalma bir tarzda, yazlık tipinde iki katlı bir kule, her katta tek kemer, genellikle kimse oturmazdı. Çok resmi bir yer olmuşa benziyor. Demir merdivenler kalkmış, pencereler örülmüş ve giriş kapısının üstüne hilalli bir levha asılmış. Çok küçükken ilk kez orada, büyükbabamın yelkenlisinden kalma bir deniz pusulası görmüştüm. Bu denizcilik aletinin benim için çok büyüleyici bir çekiciliği vardı, sanki simya aletiydi. Onu o kadar büyük bir ısrarla inceliyordum ki sonunda dağıldı” (33) diyor yanındakilere.

Çocukluk anıları içinde bu anlattığının Seferis’in iç dünyasında önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.

Şair, 1968 yılında Aralık ayının sonunda, şiirlerini Philip Sherard ile İngilizceye çeviren Edmund Keeley ile ABD’deki Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü’nde yaptığı söyleşide bu anısına da değinmiştir:

“(...)

Keeley – Bir şairin çocukluk döneminden imgeler kullanması konusunu daha önce konuşmuştuk (...). ..., İzmir yakınlarında gittiğiniz köydeki denizden de söz ettiğinizi hatırlıyorum.

Seferis – (...). Çocukluğumda beni etkilemiş pek çok şey hatırlıyorum. Örneğin, çocukluğumda yazları geçirdiğimiz ninemin bahçesindeki kulübe gibi bir şeyin köşesinde bir pusula keşfettim. Sonradan bu gemi pusulasının dedemin olduğunu öğrendim. Durmadan kurcalayıp söktüğüm, sonra parçalarını bir araya getirdiğim, sonunda da bozduğum bu garip aygıt benim için masalsı bir nitelik kazandı...” (34).

Hem bu şöyleşide, hem de günlüğünde geçen bu anı ve anının yaşandığı ortam şairin 1948’de kaleme aldığı “Argo” adlı şiirinde çıkar karşımıza:

“(...)

Bahçenin küçük serin evinde,

amberlerin ve okaliptüslerin altında

içinde tek bir kırmızı balığın bulunduğu

sarı havuza yakın

sepetçi söğüdü kokan serin evde

bir deniz pusulası buldum

zamanın ne göstereceğini ondan öğrendim...”

Çeviren: Gülgün Aksoy Ayvalis (35)

Bahçenin ötesinde bir eşeğin döndürdüğü çarklı bir kuyu var. Oraya doğru ilerliyoruz:

“-Hayret. Bu kuyudan hala su çıkıyor” diyor Seferis. “Ona gölge tutan dut ağacı da yaşıyor, fakat ondan ötesi felaket: ne bağlar kalmış, ne zeytin ağaçları, ne narlar, ne de incirler. Çorak bir yöre. Asıl en büyük eksiklik sağ tarafta: Yaşlı çınar sizlere ömür. Öğleden sonraları serçe cıvıltılarıyla ortalığı birbirine katan o koca ağaç” (36) .

Şimdi de okul binasına doğru ilerliyoruz. Önüne geldiğimizde duruyoruz:

“-Kilisemiz...” diyor şair. “Aziz Nikolas Kilisesi okul olmuş. Her 15 Ağustos günü annemin orayı ziyaret edişini görür gibi oluyorum, kucakladığı Meryemana’nın ikonasıyla” (37).

Sonra:

“Kayıkçımız Stephanis Simyonis’in oturduğu karşı taraftaki evlerden bazıları duruyor” (38) diye devam ediyor.

Kayıkçılar, balıkçılar, gemiciler: Denizciler çocukluğunda rıhtım–sokağın ahalisini oluştururmuş Seferis’in. Günlüğünde, Keeley’in onunla yaptığı bir söyleşide, şiirlerinde, denemelerinde ve çocukluk fotoğraflarında karşılaşıyoruz onlarla.

Keeley ile olan konuşmasında, şiirlerinde, kullandığı çocukluk dönemi imgelerinden bahsederken, “büyükannesinin bahçesindeki kulübede bulduğu pusula” ile ilgili anısından başka, ona İskele (Scala)’deki denizcilerle ilgili bir anısını da anlatmıştır:

“...güz yaklaştığında, balıkçı tekneleri fırtınalı havalarda denize açıldıklarında, sağ salim dönüp demir attıkları zaman, hepimiz sevinirdik. Annem de denizden dönen balıkçılardan birine, “Bravo, bu sert havada dönmeyi başardınız”, derdi. Balıkçı da, “Madam” derdi “Biliyorsunuz, biz her zaman yanımıza Kharon’u alarak yola çıkarız.” Bu beni duygulandıran bir şey. Belki de daha önce sözünü ettiğimiz o ilk şiirlerimden birinde (“Bir Yabancı Dize Üzerine”) Odysseus’u anlatırken o balıkçı gibi birini düşünüyordum. Erotokritos’u ezbere okuyan, çocukluğumun o denizcilerinden birini (...)” (39).

Bu anıda sözü edilen şiir şöyledir:

“Bir Yabancı Dize Üzerine

                                                       Elli’ye, 1931 Noeli

Mutludur. Odysseus’un yaptığı yolculuğu yaptığı için.

Mutludur yola çıkarken, bir sevginin sağlam donanımını

içinde duyduysa: Kanla uğuldayan damarlar gibi

bütün vücuduna yayılmış.

Müzik gibi yenilmez ve sonsuz, bozulmaz ahenkli bir sevginin...

çünkü biz doğunca doğdu ve biz ölünce ölür mü ölmez mi,

ne biz biliyoruz ne de bir başkası.

Yardım etse de bu aşkın nasıl bir şey olduğunu söylesem diye

yakardım tanrıya, büyük bir mutluluk anında;

bazen gurbette kuşatılmış durumda, oturup uzak uğultusunu

duyarım: Tıpkı açıklanamayan, fırtınayla karışan denizin sesi.

Ve durmadan karşıma çıkar Odysseus’un görüntüsü gözleri

kızarmış: Dalgaların tuzundan

ve harlı ocağından yükselen duman, kapının yanında beklemekten

yorulmuş köpeğini bir kez daha görmek için iyice bilenmiş

özleminden kızarmış gözleri.

Koca gövdesiyle dikiliyor, bizim dilimizde sözcükler fısıldayarak

ak düşmüş sakallarının arasından – üç bin yıl önce

konuştuğumuz gibi dilimiz.

Uzattı halatların ve dümenin nasır sıvadığı avucunu, derisi kuru

poyrazdan, kavurucu sıcaktan, kardan yıpranmış.

Kovmak istiyor sanki aramızdan tek gözlü insanüstü Kyklops’u

seslerini duyunca her şeyi unuttuğum Sirenleri, Skylla’yı

ve Kharybdis’i;

öylesine karmaşık canavarlar ki bunlar, düşündürtmüyorlar bize

onun da ruha ve bedene karşı savaşmış bir insan olduğunu

bu dünyada.

Yüce Odysseus o; tahta atın yapılmasını öneren ve

Troia’yı kazandıran Akhalar’a

Tahta atın nasıl yapılacağını, nasıl fethedeceğimi kendi Troia’mı,

öğretmek için bana gelmiş galiba.

Alçakgönüllü ve sakin konuşuyor çünkü; çabasız, sanki beni

babam gibi tanırcasına

ya da kış bastırınca, yelin kuruduğu satlerde ağlarına yaslanıp

yaşlı gözlerle Erotokritos’un şarkısını söyleyen yaşlı denizcileri

gibi çocukluğumun;

mermer basamakları inen Arete’nin haksız alınyazısını öğrenip

uykumda korktuğum o zamanlar.

Bana o yaman acıyı anlattı: Gemi yelkenlerinin anılarla şiştiğini,

ruhunun dümene dönüştüğünü duymak

Ve tek başına olmak gece karanlığında ve harman yerinde

bir at denli başıboş.

Doğaya gömülüşlerinin acısını anlattı yoldaşların;

dağılmışlar birer birer.

Ve nasıl da bir tuhaf yürekleniverirsin ölülerle konuşunca,

yaşayanlar artık yetmeyince sana.

Konuşuyor... pruvadaki denizkızının iyi yontulup yontulmadığını

nasıl anlayacağını bilen ellerini görüyorum hala,

dalgasız masmavi denizi sunuyorlar kışın yüreğinde bana.”

Çeviren: Özdemir İnce - Herkül Millas (40)

Şairin denemelerinden biri, “Bir Yabancı Dize Üzerine” şiirinde de sözü geçen “Erotokritos”la ilgilidir. Erotokritos: Vitsentzos Kornaros’un yazdığı 10.052 dizelik, 17. yüzyıl Girit rönesansının temel taşlarından biri olan bir epik yapıttır (41).

Seferis’in denemelerinden biri ve bazı şiirleri denizci isimlerini içeren başlıklara sahiptir. Seferis’in “Denizci Dostumuz Antoniu” başlığını taşıyan bir denemesinde şair bir denizciyi anlatmıştır. Şairin aynı denizciye adanmış ve “Siroko 7 Levante” adını taşıyan bir de şiiri vardır (42). (Siroko 7 Levante) bir rüzgar yönüdür: Doğu – güneydoğu (43). “S. Talassinos’tan Beş Şiir” (44), “Stratis Talassinos Bir Adamı Tanımlıyor” (45), “Stratis Talasinos Zambaklar Arasında” (46), “Stratis Talassinos Ölü Deniz’de” (47) adlı şiirinde adı geçen Stratis Talassinos: “Denizci Stratis” anlamına gelir. Stratis adı “yol” anlamına gelen “strata” sözcüğünden türetilmiştir (48).

Seferis’in, İskele’deki rıhtım – sokağın ahalisinden olan bir kayıkçının da içinde bulunduğu bir çocukluk fotoğrafına, Batis’in Kahvehanesi’nden söz ederken değinmiştim. Şairin, 1907 tarihli ve İskele’de çekilmiş başka fotoğrafları da vardır. Bunlar, muhtemelen aynı gün çekilmişlerdir. Bu resimlerden birinde, ön planda rıhtıma bağlanmış bir kayığın baş kısmına oturarak poz vermiş olan Yorgo, arka planda kayıkçı, bir oğlan çocuğu, İonna, iki kadın ve bir kız çocuğu vardır. Diğer bir fotoğrafta, bir oğlan çocuğu, İonna ve Yorgo bir kayığın içinde poz vermişlerdir. Geri planda da rıhtımın mendirekle birleşen kolunda yer alan binalar ve bir tekne vardır. Fotoğraflardaki kayıkçı, Yorgo Seferis’in “kayıkçımız” dediği “Stephanis Simionis”tir. Bu fotoğraflarda yer alan iki oğlan da onun çocukları olmalıdır.

resim 9

resim 10

Kayıkçı Stephanis Simionis’in evini gördükten sonra tekrar rıhtıma çıkıyoruz Seferis’le. Fazla hareket yok. Ortalıkta az önceki askerler, şairin evinden fırlayan ufaklıklar ve burada demirli üç kayıktan biri ile ilgilenen bir adamdan başka kimse yok:

“-Merhaba” diyor kayıkla ilgilenen adama Seferis. Belki de çocukluğunun denizcilerini de anarak.

“-Merhaba” diye cevap veriyor adam.

Sonra etrafa şöyle bir göz gezdiriyor Seferis:

“-Bu küçük liman bir zamanlar arı kovanı gibi işlekken şimdi uykuda üç kayık” (49) diye hayıflanıyor.

“-Evet. Bir zamanlar öyleydi.” diyor Eski İskeleli. “Bizim zamanımızda küçük ama hareketli bir limandı Scala. O zamanlar ahşap iskeleye her gün vapur yanaşırdı. İzmir’den hareket eden ve “Hamidiye” olarak bilinen İzmir Körfezi Şirketi’ne ait olan bu vapurlar, bir yandan Karaburun’a bir yandan da Scala’ya sefer yapardı. Bunlardan bazıları çift pervaneli, yani çarklıydı. Vapurlar dışında Scala Limanı’na, haftada bir – iki kez uğrayarak burayı hareketlendiren şilepler vardı. Ağustos – Ocak ayları arasında, hatta çoğu kez daha sonraya kadar devam eden kuru üzüm ihracat döneminde, buraya gelen gemilere kuru üzüm yüklenirdi. Açıkta demirleyen Hollanda ve Alman şileplerine, mavna ve kayıklarla yükleme yapılırdı.

Üzüm ihracatı döneminde Scala’da kuru üzüm imalatı ve Avrupa’ya ihracata uygun ambalajlama yapan beş – altı fabrika, özellikle büyük furyalarda gece – gündüz çalışırlardı. Bu aylarda Scala’nın yolları, çuval yığınları ve üzerlerinde firma markası, ürün cinsi ve niteliği basılı kasa kümeleriyle ve coşkulu insanlarla dolardı. Rıhtımda ve iç tarafta bulunan kahvehaneler, tavernalar, lokantalar da bu mevsimde yoğun olarak çalışır ve büyük kalabalığa hizmet verirdi” (50).

Stefanos Grillis tarafından resmedilen ve 1924’te taş baskı olarak çıkan bir gravürde, İskele ve yanmadan önceki haliyle Urla tasvir edilmiştir. Bu resimde İskele açıklarındaki yandan çarklı bir vapur, büyük ve bacalı bir gemi, bir mavna, irili ufaklı yelkenli teknelerin tasvir edildiği görülebilir (51).

resim 11

Yorgo Seferis’in çocukluk yıllarında İzmir ve İskele birbirine benzer bir atmosfere sahipti. O zamanlar her ikisi de hareketli birer ticaret limanı olan bu yerlerin manzaralarında bol miktarda gemi ve kayık bulunurdu. Deniz, liman, rıhtım ve kayıklar

resim 12

“yaz – kış” büyüdüğü yerlerin öğeleriydi Seferis’in. Bir şiirinde: “Gemi simaları dünyama yerleşmiştir benim.” der. “Argo” adlı bu şiirinde gemiler hakkında şunları yazmıştır:

“Masallarımı gemilerde öğrendim ben

yolculardan değil, denizcilerden de değil

ceplerinde sigara arayıp duran

iskelede bekleyen daimi işsizlerden de değil.

Gemi simaları dünyama yerleşmiştir benim,

kimisi Kyklops gibi tek gözle bakar

hareketsizce deniz aynasına

kimisi karınca gibi davranır, kimisi kelebek,

kimisi uykuda gezer gibi ilerler tehlike saçarak

ve kimisi uyuyakalmıştır denizin derinliklerinde.

Tahtalar, halatlar, zincirler.

(...)”

Çeviren: Gülgün Aksoy Ayvalis (52)

Rıhtımdan ayrılıp cipe biniyoruz. Urla yoluna sapıyoruz. Oraya doğru dümdüz ilerliyoruz. Dikkatlice etrafı inceleyen Seferis:

“Bu yolu eskiden bisikletimle sık sık giderdim” diyor. “Bağları çevreleyen uzun alçak duvar, gözetleme yeri, demir yel değirmeni yok olmuş. Sağdaki tepeler çıplaklaşmış, on tane değirmenden sadece kalıntılar” (53).

Urla’ya ulaşan Seferis ve yanındakiler, cipten indikten sonra, meydandaki kahvehaneye gidiyorlar. Kahveler yudumlanırken Seferis, kesinlikle hiçbir yeri tanıyamadığını söylüyor yanındakilere.

Urla’da bir karantina bekçisiyle karşılaşıyorlar. Ona “Aziz Yannis Adası’na” (54) gitmek istediklerini söylüyorlar. Bekçi telefonla gerekli izinleri aldıktan sonra onun rehberliğinde adaya doğru yola çıkıyorlar. Orada onları bir doktor ve damadı karşılıyor. Ve onlar tarafından misafir ediliyorlar. Önce hep beraber denize giriyorlar daha sonra da ada gezisi başlıyor. Guruba adadaki kalıntılar ve mozaikler gösteriliyor. Bu sırada bekçi de orada bulduğu, Roma dönemine ait, aşınmış üç sikkeyi onlara gösteriyor (55). Daha sonra onlara:

“-Burada bir ayazma var.” diyor. “Oradaki derin tünel ta karaya, dağın öte yanına çıkıyormuş” (56).

“-Bu Küçük Paraksimon Kilisesi” diyor heyecanla Seferis (57). Bu, Seferis’in İzmir’den İskele’ye doğru yol alırken, Aziz Yannis Adası’nı gördüğü anda aklına gelen yer: “İncir ağacının altındaki mağara.”

“-Benim zamanımda, bu tünelin Urla’daki mucizeler yaratan Meryem Ana’ya çıktığı söylenirdi” (58) diyor ve mağaraya iniyor. Burada kayalara oyulmuş küçük kemerler ve mumlardan kararmış bir sunak taşı var.

“-İnerken, Lut’un karısının geriye bakmakla nasıl bir tuz külçesi haline dönüştüğünü hisseder gibi oldum” (59) diyor mağaradan dışarı çıkan Seferis yanındakilere.

Ada gezisinin ardından, öğle üzeri İzmir’e doğru yola çıkıyorlar (60).

Gece, bu sabah tekrar gördüğü İskele’yi düşündüğünde:

“Huzur değil kabus sükuneti. Manzara bir kürenin içini yansıtıyordu, her şey bu kürenin içerisine kapatılmıştı, bense onlarla birlikteydim, gittikçe küçülüyor ve daralıyor ve bozuluyorlardı, sonunda eskilerin rafta unuttukları kırık bir maket halini aldı” (61) diye yazdı defterine Seferis.

Sonra, “Zavallı Scala” dedi tekrar. Bugünün sabahında, mendireğin ucunda, fenerin yanında içlerinde evinin de bulunduğu yapılar dizisine bakarken söylemişti bu sözü. Harap evlerin “hasta hayvanlarmışçasına” baktıklarını düşünüp, buna dayanamayarak birden sırtını döndüğünde...

O gece yine:

“Sanki sona ermiş ömürlerinde onları hala hayatta tutan sadece bendim”. dedi, uykuya dalmadan hemen önce...

Bir kaç ay sonra İzmir’e ikinci gelişinde, burada geçirdiği günlerden birinde, 19 Ekim 1950 Perşembe günü şunları yazdı günlüğüne: “(...) Tekrar Scala’ya gitme cesaretini kendimde bulacağımı zannetmiyorum. Böyle seyahatleri insan iki kez yapamaz.(...)”(62).

24 Ekim 1950 Salı günü, İzmir’den, İstanbul’a gitmek üzere ayrılırken, bindiği İskenderun vapuruyla yaptığı yolculuk sırasında, kıyıyı izlerken, belleğindeki İskele tekrar canlandı:

resim 13

“Şu anda, bizi eskiden Scala’ya götüren çarklı küçük vapurun izlediği rotadayız. Vapura “Kostantinos” adını vermiştik (kaptanımız Kirkor, müthiş bir ayyaştı). İzmir’den uzaklaştıkça şehir uçsuz bucaksızmış gibi gözüküyor. Oysa bana göre Göreme vadisinden daha kalabalık değil. Kadifekale avuç kadar bir tepe gibi gözüküyor. İnsanın hafızasında boyutlar ne kadar da büyüyor. Yalnızca dağlar gerçek boyutlarını muhafaza etmiş. Urla’nın “at arabası yolunu” rahatça takip edebiliyorum. Başka zamanlardan çok daha hızlı ilerliyoruz. Ayannis adasına geldik bile. İlk defa Scala’yı bu açıdan görüyorum. Foça’ya doğru yönelirken, adalarıyla çevrili bu körfez sanki insan ayağı basması yasaklanmış kutsal bir bölge görünümünde. Ve yeniden içinde giderek artan toprak içgüdüsü, kanın – ya da özsuyun mu desem – uğultusu, akıl almaz bir şekilde içine yayılıyor. Sanırım başlangıçta birer ağaçtık. Parıldayan yüzler, gülen nemli dudaklar, sesler. (...).

resim 14 

Tanrım ölülerimizi bağışla. Böylesine bir rüzgar, böylesine renkler, böylesine bir yumuşaklık, böylesine bir ışık, vedalaşmana müsaade etmiyor. Seni biraz daha, biraz daha geciktiriyor. Çıplak bir güz dirilişi duygusu. Sanırım gözlerim doydu artık, başka birşeye yer kalmadı” (63).

Seferis “sanki sona ermiş ömürlerinde onları hala hayatta tutan sadece bendim” sözcüklerini günlüğüne yazdığında ne kadar haklıymış. Gerçekten de, şairin ölümünün hemen ardından, sanki bu an bekleniyormuş gibi bu evlerin pek çoğu toptan bir yıkımla yok edildiler. Batis’in Kahvehanesi ve yanındaki bina da yok olmak üzere kaderlerine terkedildiler.

resim 15

İskeleli Seferis’den bir çağrı almışcasına Ankara’dan kalkıp buraya gelen Selanik kökenli bir kişi, Yorgo Seferis’in adıyla birlikte yaşatmak üzere, bir sokak içerisinde, bu yok olma sürecini birbirine bağlı birkaç binada durdurdu. O gelene dek, İskele ve Urla’da “Seferis” adı unutulmuş, yapılar da kaderlerine terkedilmişlerdi.

Yorgo Seferis adı, artık bu kişi tarafından tekrar canlandırılan binaların bağırlarında İskele’de de yaşamaya devam edecek.

Darısı İskele’de zamanın yıkımına karşı ayakta durmaya çalışan diğer yapıların başına!

Seferis’in dediği gibi:

“Bilirsin, hemen inatlaşır evler, soyarsan onları”.

        Ayla Savaş Bakır,
İzmir, 2004

 

DİPNOTLAR

(1) Cevat Çapan, Seferis, Profil, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Şubat 1995, s. 76.

(2) Burada sözü edilen köy, Urla’nın İskele’sidir.

(3) Şair bu cümlesinden sonra, İskele’de geçen iki çocukluk anısını anlatıyor. İskele dışında geçmiş herhangi bir çocukluk anısından da söz etmiyor. Bu iki anıya yazının ilerleyen kısımlarında yer verilecek.

(4) Cevat Çapan, Seferis, Profil, s. 143.

(5) Yorgo Seferis (Yunanca’dan Çeviren: Gülgün Aksoy Ayvalis), Anadolu, Günlük 1948–50 Kapadokya Kaya Manastırlarında Üç Gün, Kültür Bakanlığı, Ulusal Kitap Merkezi, Seferis Yılı, İkaros Yayınevi, Eylül 2000, s.116

(6) Yorgo Seferis (Türkçesi: Özdemir İnce - Herkül Millas), Bütün Şiirleri, Varlık Şiir, İstanbul, Haziran 2000, s.9; Cevat Çapan, Seferis, Profil, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Şubat 1995, s. 7; , E. Nikos Milioris (Derleme, Çeviri ve Düzenleme: Tayfun Caymaz), 1922 Öncesinde Urla, Urla 2002, s. 4; Nedim Attila - Nezih Öztüre, Vourla, İzmir, Kasım 2002; Tanasis Papatanasiou, Ta Paidika Khronia tou Y. Sepheri ste Smyrne (1900-1914), Ekdoseis Kastanioti 2001; Marianna Koromina - Todoris Kontaras, Erythraia, Atina 1997, s. 158; Sedef Tunçağ, Bir Varmış Urla, Kasım 2003; Roderick Beaton, “Letter from Smyrna”, TLS 20. X. 2000, p. 14, 15;

(7) Scala: İskele

(8) Y. Seferis, Günlük, s.120

(9) Seferis adı günümüzde de Seferihisar adına benzetilmektedir. Bazen İskele’deki Seferis Oteli’ne (Hotel Yorgo Seferis Residence) gitmek istediğini söyleyen ziyaretçilerin taksi şöförlerince isim benzerliğinden dolayı Seferihisar’a götürüldüklerini duyuyoruz.

(10) Klazomenai: Eski çağlarda Batı Anadolu’da kurulmuş on iki İon kentinden biri. Bu kente ait kalıntılar Urla’nın İskele Mahallesi’nde yer almaktadır.

(11) Y. Seferis, Günlük, s. 120, 122.

(12) Y.Seferis, Günlük, s. 122.

(13) Bu kartpostal için bakınız: Antonis S. Millis , Photini Konstantopoulou, The Coastline of Asia Minor, Postcards 1880 – 1920, Rodos Image Art Publications, December 1998, s. 153; Burak Filateli A. Ş., Ceylan Intercontinental Otel’i Dolmabahçe Balo Salonu’nda 20 Ocak 2002 Pazar Saat:17.00’de yapılan Kartpostal ve Ephemera Müzayedesi’nin Kataloğu, Kapak Resmi/ 453 No’lu Kartpostal.

(14) Bu fotoğraf için bakınız: Cevat Çapan, Seferis, Profil, s. 17; Tanasis Papatanasiou., age, s.153.

(15) Y. Seferis, Günlük, s. 122.

(16) Y. Seferis, Günlük, s. 122.

(17) Y. Seferis, Günlük, s. 122.

(18) Y. Seferis. Bütün Şiirleri, s. 207 , 208; C. Çapan, Seferis, Profil, s. 99 – 101.

(19) Buradaki bilgiler için bakınız: Y. Seferis, Bütün Şiirleri, s.9; Y. Seferis, Günlük, s. 122, C. Çapan, Seferis, Profil, s.7.

(20) Y. Seferis, Günlük, s. 122.

(21) Seferis’in yaşamı boyunca çektiği fotoğraflarından seçmeler bir kitapta toplanmıştır. Yunanistan’da basılan bu kitabın künyesi şudur: Dimitris Daskalopoynos, E. X. Kasdaynis, Yannis Stathatos (Metinler), Oi Photographies tou Giorgou Sephere, Morphotiko Idryma Ethnikes Trapezes, Atina 2000.

(22) Y. Seferis, Günlük, s. 122.

(23) Y. Seferis, Günlük, s. 122.

(24) Y. Seferis, Günlük, s. 122.

(25) Y. Seferis, Günlük, s. 122.

(26) Y. Seferis, Günlük, s. 122.

(27) Y. Seferis, Günlük, s. 124.

(28) Y. Seferis, Günlük, s.124.

(29) “Tenekides” yazısı, yerel tarih araştırmacılarınca bulunmuştur. Seferis bu yazıdan haberdar mıydı?

(30) C. Çapan, Seferis, Profil, s. 73, 74.

(31) Y. Seferis, Günlük, s. 124.

(32) Y. Seferis, Günlük, s. 124.

(33) Y. Seferis, Günlük, s.124.

(34) C. Çapan, “Edmund Keeley ile Söyleşi (1968)”, Seferis, Profil, s. 144.

(35) Y. Seferis, Günlük, s. 30.

(36) Y. Seferis, Günlük, s. 124.

(37) Y. Seferis, Günlük, s. 124, 126 Aziz Nikolas Kilisesi günümüzde mevcut okulun deposu olarak kullanılmaktadır. Seferis’in anneanesi, Evanthia Tenekidis’in yaptırdığı okul binasından da bir iki gözlük bir mekan korunmuştur. Dolaplı Kuyu, günümüzdeki  Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün binaları arasında kalmıştır. Oktagulari artık yoktur. Kötü bir şekilde, zalimce budanmış ve kurumaya terkedilmiş okaliptüsler de yaşamaya çalışmaktadırlar.

(38) Y. Seferis, Günlük, s. 126.

(39) C. Çapan, “Edmund Keeley ile Söyleşi (1968)”, Seferis, Profil, s. 144.

(40) Y. Seferis, Bütün Şiirleri, s. 96, 97.

(41) Y. Seferis, Bütün Şiirleri, Dipnot: 2, s. 285.

(42) C. Çapan, “Denizci Dostumuz Antoniu”, Seferis, Profil, s. 175, 176; Y. Seferis, Bütün Şiirleri, s. 106.

(43) Y. Seferis, Bütün Şiirleri, dipnot: 52, s. 288.

(44) Y. Seferis, Bütün Şiirleri, s. 113.

(45) Y. Seferis, Bütün Şiirleri, s. 120.

(46) Y. Seferis, Bütün Şiirleri, s. 188.

(47) Y. Seferis, Bütün Şiirleri, s. 193.

(48) Y. Seferis, Bütün Şiirleri, Dipnot: 58, s. 288.

(49) Y. Seferis, Günlük, s. 126.

(50) E. N. Milioris (Derleyen ve Çeviren: T. Caymaz), age, s.2,3.

(51) Minyatür için bakınız: N. Milioris, Ta Vourla tes Mikras Asias, C.I., Atina 1957, s. 27; N. Milioris, (Derleyen ve Çeviren: T. Caymaz), age, 2002, Kapak Resmi; M. Koromina - T. Kontaras, Erytraia, s. 123.

(52) Y. Seferis, Günlük, s. 30.

(53) Y. Seferis, Günlük, s. 126.

(54) Bu adanın günümüzdeki adı “Karantina Adası’dır”. Ada karaya kısa ve dar, dolgu bir yolla bağlanır. Bu yolun paralelinde de eski dönemlerden kalma yolun kalıntısı uzanır.

(55) Y. Seferis, Günlük, s. 126.

(56) Ayazma ile ilgili olarak bakınız: N. Milioris, age, 1957, s. 38 – 39; N. Milioris (Derleyen ve Çeviren: T. Caymaz), age, s. 10.

(57) Y. Seferis, Günlük, s. 126.

(58) Y. Seferis, Günlük, s. 128.

(59) Y. Seferis, Günlük, s. 128.

(60) Y. Seferis, Günlük, s. 128.

(61) Y. Seferis, Günlük, s. 122.

(62) Y. Seferis, Günlük, s. 152.

(63) Y. Seferis, Günlük, s. 164, 166. Seferis bu duygularını kardeşinin dolmakalemiyle kağıda döktüğünü özellikle belirtmiştir. Kardeşi Angelos birkaç ay önce, 1950’de Amerika’da hayata gözlerini yummuştur. Nedeni bu olmalıdır.

 

YAYINLAR

1- Antonis S. Millis , Photini Konstantopoulou, The Coastline of Asia Minor, Postcards 1880 – 1920, Rodos Image Art Publications, December 1998.

2- Burak Filateli A. Ş., Ceylan Intercontinental Otel’i Dolmabahçe Balo Salonu’nda 20 Ocak 2002 Pazar Saat:17.00’de yapılan Kartpostal ve Ephemera Müzayedesi’nin Kataloğu.

3- Cevat Çapan, Seferis, Profil, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Şubat 1995.

4- Dimitris Daskalopoynos, E. X. Kasdaynis, Yannis Stathatos (Metinler), Oi Photographies tou Giorgou Sephere, Morphotiko Idryma Ethnikes Trapezes, Atina 2000.

5- E. N. Milioris, Ta Vourla tes Mikras Asias, C.I., Atina 1957.

6- E. Nikos Milioris (Derleme, Çeviri ve Düzenleme: Tayfun Caymaz), 1922 Öncesinde Urla, Urla 2002.

7- Marianna Koromina - Todoris Kontaras, Erythraia, Atina 1997.

8- Nedim Attila - Nezih Öztüre, Vourla, İzmir, Kasım 2002.

9- Roderick Beaton, “Letter from Smyrna”, TLS 20. X. 2000, p. 14, 15.

10-Sedef Tunçağ, Bir Varmış Urla, Kasım 2003.

11-Tanasis Papatanasiou, Ta Paidika Khronia tou Y. Sepheri ste Smyrne (1900-1914), Ekdoseis Kastanioti 2001.

12-Yorgo Seferis (Türkçesi: Özdemir İnce - Herkül Millas), Bütün Şiirleri, Varlık Şiir, İstanbul, Haziran 2000.

13-Yorgo Seferis (Yunanca’dan Çeviren: Gülgün Aksoy Ayvalis), Anadolu, Günlük 1948 – 50 Kapadokya Kaya Manastırlarında Üç Gün, Kültür Bakanlığı, Ulusal Kitap Merkezi, Seferis Yılı, İkaros Yayınevi, Eylül 2000.

anasayfa