anasayfa

 

 

ARYBALLOS

VAZO, YILAN, KARABÖCEK VE DEVEDİKENİ ÜZERİNE BİR MASAL

 

 

 

BU MASALI OKUYACAKLARA NOTLAR

Batı Anadolu’da, deniz kıyısındaki Klazomenai olarak anılan, eski çağlara ait  yerleşmede dolaşırken, çevredeki tarlalara ve bağlara serpilmiş bir şekilde duran, görünüşleri birbirine benzeyen, şimdi terkedilmiş, bir kısmı artık enkaza dönüşmüş ve yerli halk tarafından kule olarak adlandırılan yapılar gördüm. Yenilerde okuduğum bir yazının etkisiyle, bunların planlarını ve çevrelerini inceleyip, buradan da yola çıkıp, yapı ile içinde yaşayan insan ya da insanlar arasındaki ilişkiyi görmek gerçekten olası mıdır sorusu geldi aklıma. Bu ilişkiyi hemen yakalayabilirim diyerek bilgiçlik ve büyüklük duygusu ile yüklenmiş olarak bu yapılardan en yakındakine yaklaştım. İki katlı, kare planlı, yıpranmış, küçük bir taş yapıydı. Köşeleri, eski yerleşmeden sökülmüş düzgün yonulu taşlarla örülmüştü. Çatısı yarı yarıya çökmüştü. Ahşap pencere doğramaları ve kepenkleri, üst katta hala yerinde duran birisi dışında sökülmüştü. Kilittaşı üzerinde N.K. 1856 ibaresi bulunan kırmızı taştan yontulmuş lento ve söve taşları ile çerçevelenmiş ahşap kapısı da, yıpranmış durumuna karşın garip bir şekilde kilitli olarak yerli yerinde duruyordu. Her iki öğe de zamana karşı direnerek, ısrarla bu yapının bir ev olduğunu vurgulamak istiyorlardı sanki. Evin bütün yıpranmışlığına ve terkedilmişliğine karşın kapı, bu gün bile görevini yapmakta olduğunu kanıtladı. Bir yabancı ve istenmeyen bir konuk olarak, benim boyutlarıma göre yüksek tutulmuş pencereden çabalayarak içeriye girebildim. İçeride, çatıdan düşen kiremitlerin parçaları, birkaç eski giysi, gazete kağıtları, boş kutular ve bir demir kova vardı. Herhalde bahçedeki kuyudan su çekmek için kullanılıyordu diye düşündüm. Ancak onun da ipi yoktu. Sıvaları yer yer dökülmüş alt kattaki odanın boyutlarını anlamak üzere duvar kenarını adımlarken, karşı duvarı oluşturan taşların arasındaki kil harcın erimesiyle oluşmuş kovukta, üzeri düzgün bir el yazısı ile doldurulmuş otuz iki sayfadan oluşan bir tomar kağıt ve bunlara iliştirilmiş bir demet fotoğraf buldum. Metni yer yer okunmaz duruma sokan su lekelerine ve bir böceğin kemirdiği bölgelere bakıldığında, birkaç zaman önce taşların arasına sokuşturulduğu anlaşılıyordu. Metin üzerinde başlık yoktu, kimin tarafından kaleme alındığı da belirtilmemişti. Bundan dolayı yazara “ismi ve cismi bilinmeyen bir yazar” diyorum. Metnin içeriğini ilginç bulduğum için, benim elimde tek nüsha olarak kalıp tekrar kaybolmasına gönlüm razı olmadı. Yazılanları ilgilenenlerle paylaşmak üzere, yağmurun ve böceğin eksilttiği bir kaç sözcüğü, cümlelerin akışına göre tamamlayıp, bir de başlık koyup olduğu gibi yayınlanmak üzere hazırladım. Yapıt benim öz malım olmadığından, ancak yaptığım bu küçük katkı da unutulmasın diye, yalnız bu bölümün altına kendi adımın baş harflerini koydum. Yukarıya yerleştirdiğim başlık hariç, özgün yazı, nasıl okunacağını belirten özgün notu ile birlikte bu açıklamanın altındaki çizgiden itibaren başlamaktadır.

SGB

_________________________________________________

Okuma Kılavuzu:

Bu masal yüksek sesle, ağır ağır, bellekte canlandırılarak ve hatta mümkün

olduğunca eski destan ölçülerinin vurguları ile okunmaya çalışılmalıdır.

Cenap Türksavaş’a

“İster toprak altında, ister toprak üstünde olsun, geçmiş zamanlardan kalan bütün nesneler konuşmaktadırlar ve bir ses karmaşası içinde durup dinlenmeden birşeyler anlatmaktadırlar. Merak edip anlamak isteyen herkes anlaşılmaz gibi görünen bu dili öğrenebilir, konuşmaları birbirinden ayırabilir, sıralayabilir ve bütün bu anlatılanların her birini birer dayanak olarak benimseyip, onlardan yeni bilgiler ve anlamlar çıkarabilir. İşte insanlığın ortak belleği böyle beslenip gelişebilir. İnsanlar da çevrelerine ve dönüp kendilerine, bugün içinde soluk aldıkları ortamın oluşması ile başlayan onbeş milyar yıllık bir açıdan bakabilme yeteneğini kazanırlar.”

(Eski, ancak biraz uzunca bir atasözü)

Hangi tarihte olduğunu anımsayamadığım bir gün, birkaç günlüğüne geldiğim bu kentteki, eski çağlara ait yapıtların sergilendiği “Eski Çağ Sanatları Sergievi”ndeki salonlardan birinde, ahşap ve camdan yapılmış büyük bir dolabın önünden geçerken, bir yandan yakarışa diğer bir yandan da ağıta benzeyen ve derinden gelen, destan ölçülerindeki bir ses beni hem korkuttu hem de meraklandırdı. İçeride ve dışarıda böyle bir sesi çıkaracak etkinlik yoktu. İşte o zaman, vaktiyle palamut çalıları ile kaplı bir dik kayalık yamaçta dolaşırken, yaşadığım düş benzeri bir olayı anımsadım. Açık denizden gelen yatık dalgaların, arka arkaya dizilmiş, uzun-kısa-kısa ya da uzun-uzun şeklindeki salınımları, kayaların denize ulaştığı kıyıdaki girintilerde güçlü ritmik bir melodi oluşturuyorlardı. Denizden gelen hafif esintinin, çalıların içinde neden olduğu bir uğultu, zaman zaman içimi ürperten dalgalar şeklinde bana ulaşıyordu. Kulaklarıma yakın saçlarımın arasından sağanaklarla geçen, deniz kokulu hava akımı ıslık sesleri çıkarıyordu. O gün, ritmini denizin kıyıda kırılan dalgalarının belirlediği bu ses karışımını, anlaşılamayan sözleri destanı andıran bir müziğe benzetmiştim. Kayalık yamacın üzerindeki düzlükte, bir zamanlar içinde yoğun bir yaşamın sürdüğü, şimdi ise toprakların altında kalmış eski bir kent vardı. Eski zamanda orada doğmuş, yaşamış ve ölmüş insanların söyledikleri şarkılarda, ağıtlarda, destanlarda, günlük konuşmalarda, kayaların içine oyulmuş tiyatroda sergilenen tragedyada ve üzülmüş insanları biraz da neşelendirmek için hemen arkasından sahnelenen satyr oyununda geçen bütün sözcüklerin temelini, kuşkusuz ses titreşimleri oluşturuyordu. Bu titreşimlerin kayalarda, çömleklerde, kentin duvarlarında, tiyatronun taşlarında canlılıklarını koruyabileceklerini, denizin ve rüzgarın uygun düştüğü anlarda tekrar güçleneceklerini ve insan kulağının duyabileceği bir kıvama gelebileceklerini sanmış ve buna inanmıştım.

Gerçekle sanalın birbirine karıştığı bir düşün etkisinde kalmıyorsam eğer, fizikçilerin, Friedrich von Schiller’in şiirlerini yazdığı masasının üzerindeki seramik vazoda salınıp duran ses titreşimlerinden, ozanın sesini ayırıp, onu tekrar duyulabilir şekle dönüştürmek üzere, araştırmalar yaptıklarını duymuş gibiyim.

Düşüncelerimde biraz daha ileriye giderek fare, yarasa, baykuş, sivrisinek, fil ya da yunus balığı gibi sese çok duyarlı yaratıkların her zaman kulaklarında çınlayan bu ses titreşimi karmaşası ile yaşadıklarını sanıyorum. Onlar duyularındaki bu özelliği, ne anlama geldiğini bilmeksizin, yaradılışlarının bir parçası olarak benimsemiş olmalılar. Çünkü, sivrisineklerin, milyonlarca yıl önce çam reçinesi içine düşen ve onunla birlikte fosilleşerek kehribara dönüşen ataları ile ilgilendiklerini hiç duymadım. Fillerin mamutların torunları olduklarını ya da farelerin yaban domuzları ile akraba olduklarını bildiklerini de sanmıyorum.

Canlılardan çıkan ses dalgalarının, doğanın herhangi bir yerinde canlılıklarını korudukları ve aynı zamanda boşluğun her yönüne doğru arka arkaya dizilmiş uzun ışınlar gibi, en eskisi en önde yol aldıkları konularındaki kurgularımı tekrar düşünerek, yakarışa ya da ağıta benzettiğim destanımsı sesin geldiği camlı ahşap dolaba yöneldim.

İçi eski zaman vazoları ile dolu camlı dolabın kendisi de oldukça eski görünüyordu. Tahtaların birbirlerine eklendikleri geçmeler, onları birarada tutan tutkalın gücünü yitirmesinden dolayı açılmışlardı. Tabana ve tavana serilmiş kumaş, ne renk olduğu artık belirlenemeyecek durumdaydı. Camların düşmesini önleyen ince uzun çiviler paslanmış ve nedeni anlaşılmaz bir şekilde sağa sola eğilmişlerdi. Tahta ile cam arasındaki boşluklardan girebilen tozlar kenarlarda yığılmışlardı. Camlı dolabın içinde, arka alt köşelerden birinde bir sinek ve adını bilemediğim bir böceğin ölüsü duruyordu. Üst köşede örümcek ağı vardı. Örümceği göremedim. Herhalde böcekle sineğin canını oluşturan sıvıyı tüketip onları ağından aşağıya attıktan sonra bu dolaptan ayrılmıştır diye düşündüm. İşte bu, içinde irili ufaklı bir çok vazonun, bir sinek ile bir böcek ölüsünün ve örümcek ağının bulunduğu camlı dolabın önünde durdum. Ses biraz daha berraklaştı. Bütün vazoların birbirinden bağımsız olarak aynı anda konuşmakta olduklarını sanırken, sesin tek bir vazodan geldiğini anladığım anda onunla gözgöze geldik. Sustu. İri iri açtığı gözleri ile bana bakıyordu. İçinde yaklaşık kırk çöp olduğu güvencesini taşıyan KAV marka kibrit kutusu boyutlarında, masa tenisi topu şeklinde bir gövdesi vardı. Bakışında yorgunluk ve çaresizlikle karışık endişe sezinler gibi oldum resim 01.

Vazoyu daha yakından tanımak ve belleğime yerleştirmek için gördüklerimi sözcüklere dökerek betimlemek üzere camlı dolaba iyice yaklaştım. İncelemeye başladım. Bu küçük nesne, küresel bir gövde üzerinde yükselen bir kadın başından oluşmaktaydı. Dolgun bir yüzü vardı. İri gözleri ilgiyi üzerine çekiyordu. Uzun süreler kullanılmaktan dolayı aşınmış burnu, ona doğulu bir kadın görüntüsü vermişti. Alnında iki tarafa ayrılmış iri dalgalı saçları, her iki tarafta, küpeli kulakları seviyesinde, üstüste yığılmış dalga sıraları oluşturarak, kabarık saç demetlerine karışıyordu. Bu saç demetlerini oluşturan dalgaların her biri, inci dizisi gibi ayrıntılandırılmıştı. Başın üzerindeki saçlar, ortada, tek çiçek eklentili bağ ile bir arada tutulmaktaydı. Saç bağını ikiye bölen kabartma şerit, altın işçiliğinde telkari denilen bir tekniğe benzetilmek istenildiğini vurgularcasına, örgü motifini andırır gibi çentilmiş iki ince şerit ile kuşatılmıştı. Başın üzerine, üçlü yonca yaprağı biçiminde bir bölüm eklenmişti. Yapraklar, tekli kabartma ve çiftli örgü motifli şeritlerle süslenmiş kuşaklar aracılığı ile birbirlerine bitiştirilmişti. Yonca yapraklarının, ortada örgü, kenarlarda iki kabartma şerit ile süslenmiş enli yuvarlak çerçevelerinin içi, oyularak derinleştirilmiş, böylece üç küçük havuz elde edilmiş; bu havuzlar, içlerinde toplanan sıvının tekrar vazonun içine akmasını sağlamak için birer oluk ile doldurma deliğine bağlanmışlardı. Yonca yapraklarından birisinin çerçevesinden bir yonga kopmuş, bu bölüm bezemesiz kalmıştır. Bu düzenek, vazonun içinde saklanan sıvının ne boyutta değerli olduğunu gösteriyordu. Kadın başının arkasındaki iki yonca yaprağının arasına yerleştirilen yatay tutamak tablası keskin bir dönüşle aşağıya yönelip omuza bitişerek vazonun kulbunu tamamlıyordu. Tutamağın geniş yüzeyleri, örgü şeritleri ve kabartma çizgilerle girişi ve çıkışı olmayan bir labirentin planını anımsatacak şekilde bezenmişlerdi. Dar kenarlarda tekrar örgü ve kabartma çizgi motifleri, köşelerde ise kabartma çemberler yer alıyordu.

İrili ufaklı yongaların kopup gövdeden ayrılması ile vazonun yüzeyi yer yer pütürüklü bir görünüm almıştı. Kadının yüzünde görülen dikey çatlak ile, boynunda görülen yatay çatlak, kadın başını gövdeden ayırmakla kalmayıp, onu iki parçaya da bölmek üzere işbirliği yapmış gibi görünüyorlardı. Gövde üzerindeki küçük çatlaklardan kopup, özlerine geri dönmüş küçük kıymıklara bakarak, onlardan güç ve destek alan yay şekilli derin çatlaklarin, sıranın kendilerine gelmesini beklediklerini belirledim. Kadın başının bulunduğu üst bölümün bütününde donuk beyaz renkli bir tabaka vardı. Bunun, kireçli katmanlardan geçen yağmur sularından kaynaklandığını sandım önceleri. Ancak top şekilli gövde üzerinde bu beyaz tabakayı göremeyince, ne anlama geldiğini bilmeksizin, yalnız kadın başı ile ilgili bir işlemin kalıntıları olduğunu benimsemekle yetindim. Vazonun dibinde, gövdesinden kopup ayrılmış birkaç küçük yonga parçası ile birlikte, birikmiş gri renkli ince bir toz vardı. Dibine yakın bir yere, siyah mürekkeple kabaca yazılmış sayıya göre, falanca sıra numarası ile sergievi demirbaş defterine kaydedilmişti.

Ayrıntılara ve özenli işçiliğe bakıldığında, bu vazonun kilden yapılmadığı anlaşılıyordu. Onu, kıymetli madenleri büyük bir dikkat ve özenle, tornalarla, keskilerle, küçük çekiçlerle, törpülerle, kazıma ve oyma gereçleri ile şekillendiren bir kuyumcunun, çok ince zerreli bir taştan yontmuş olduğu belli oluyordu. Vazonun gövdesinden kopan yongalardan geriye kalan çukurlarda, taşın özünün açık gri rengi görülüyordu. “Aryballos” adı verilen bu vazoların şekillerini tanıyordum ve bunların yabani zeytinlerden elde edilen asitsiz ve çok ince zeytinyağına emdirilmiş kokulu bitki özlerinden oluşan değerli parfümler için üretilmis olduklarını da biliyordum. Ancak bu tür vazolar arasında, uzun ve titiz uğraşlardan sonra yaratıldığı anlaşılan önümdeki vazo gibi, ince ve zevkli işçilik gösteren diğer bir örnek hatırlamıyorum. Vazonun yüzeyinin koyu griliği, içinde yıllarca barındırdığı değerli kokulu yağların yüzeye sızmasından ve bazen de onu kullanan kadının parfümlü eli ile vazosunu sevecen bir şekilde sıvazlamasından kaynaklanmış olmalıdır diye düşünüyorum.

Yoğun bir ilgi ile yaptığım betimlemelerimi bitirirken, gözlerimiz bir daha karşılaştı. Gözlerinde beliren ışıltıyı yakaladığımda, mutlu olduğunu ve benimle iletişim kurmak istediğini anlatmak istercesine, garip bir tarzda söylediği ağıtına başladı. Ancak vazo benim de anladığım bir dildeki sözcüklerle ağıtını söylüyordu. Duyduklarım karşısında şaşırdım. Vazo şiire benzer bir tarzda, konuşma dilinden farklı olarak, başka heceleri vurgulayıp konuşuyordu. Arka arkaya gelen vurgulu ve vurgusuz heceleri, eski Yunan edebiyatı bilgilerimin yeterli olmamasından, aritmetik dersine yeni başlayan küçük bir çocuk gibi parmaklarımla sayınca, onun, belki de Antissalı ozan Terpandros’un yolundan giderek, konuşmasına bir destan edası vermek için heksametron ölçüsünü kullandığını geç de olsa kavradım.

Destan edası ile söylediği sözler, genelde mutsuzluğu üzerineydi. Arada bir, hanımı ile birlikte yattığı gömüt teknesinin kapağını açan ve onu hanımının kemiklerinden ayıran eski çağ araştırıcısını lanetliyordu. İçinde bulunduğu camlı dolabın önünden geçen insanların kendisini görmediklerinden, ilgisizliklerinden yakınıyordu. Dostları yılan, karaböcek ve devedikeni ile bir daha karşılaşamayacağından, bu köhne dolabın içinde kurumakta ve erimekte olduğundan, gövdesinden koparak aşağıya düşen zerrelerin ve parçaların oluşturacağı tümseğin altında kalıp boğulacağından bahsediyordu. Konuşmada geçen sözcüklerin tek tek anlamlarını biliyordum. Ancak bir bütün olarak içeriğini anlamış değildim. Vazonun tek yönlü konuşması devam edip gidiyordu. Bir yandan konuşan bir vazo ile karşılaşmanın bende yarattığı ruhsal karmaşa, diğer bir yandan artık kullanılmayan bir ölçüye uyularak yapılan ve sonu gelmeyen konuşmayı, içinde geçen konular arasındaki bağlantıları kuramadan izlemeye çalışmanın sıkıntısı ve yorgunluğu, diğer bir yandan da konuşmaya katılırsam, beni de içine çeken büyüyü bozarım korkusu kapladı içimi. Merakım ve kafamdaki soruların yanıtlarını almak isteği ise, büyünün bozulmasını da göze alarak vazo ile ölçülerinden arındırılmış düz anlatım biçiminde, iki yönlü bir konuşma sürdürmeye zorluyordu beni. Bu zorlamaya fazla dayanamadım ve eski masallardaki “in misin?, cin misin?” sorusuna benzer bir eda ile

“-: Sen nesin?, sen kimsin?” şeklinde, konuşmaya ilk girerken içimde oluşan heyecanlardan dolayı, her zaman yaptığım gibi, kaba saba, biraz da amacından uzaklaşan bir soru ile konuşmasını kesme girişiminde bulundum. Sustu bir an. Soruyu anlamamış gibi baktı ve sonra,

“-: Efendim, siz Thebaili bilge kahin Theiresias gibi kör müsünüz yoksa?” diye sordu ve devam etti,

“-: Halbuki az önce, beni her yönden incelerken bana çok ayrıntılı bakıyordunuz. Gördüklerinizi sözcüklere dökerek defterinize yazıyordunuz. Gerçek görme budur işte. Siz ne gözleri görmeyen bir körsünüz, ne bakıp da görmeyenlerdensiniz. Ancak, benim bedenim üzerinde gördüklerinizi defterinize yazarken kullandığınız sözcüklerin kulağa nasıl geldiklerini de anlamak istiyordunuz ve yazdıkça onları mırıldanıyordunuz. Lütfen bunu bir eleştiri olarak kabul etmeyiniz, ama duyduğuma göre, beni tanımlamanızda üç nokta karanlıkta kaldı.” dedi. Bunun üzerine biraz cesaretlenerek,

“-: Hangi üç noktadan bahsediyorsunuz.” diye merakla sordum.

“-: Anlatayım efendim.” dedi ve devam etti.

“-: Birinci nokta şudur. Gömülme töreni sırasında, hanımım en güzel elbiseleri ile gömüt teknesine yatırıldıktan sonra, yakınları, içimdeki güzel kokulu yağı onun üzerine serpmişlerdi. Beni de boş olarak onun koynuna, her zaman durduğum yere koymuşlardı. Kokulu yağdan içimde kalan birkaç damla ve gövdemi oluşturan zerrelerin arasındaki boşlukları dolduran diğer birkaç damla yağ, teknenin içinde değişmeyen ısı ve değişmeyen nemden dolayı kuruyamadı ve gizlediği kokuyu uzun zaman salgıladı. Şimdi bu tozlu dolabın içinde, nemsiz ortamda, değişken ısı içinde önce su, sonra koku uçup gittiler, en sonunda da içimde kalan yağ kurudu. Uçan suyun ve kuruyan yağın, zerrelerim arasında bıraktıkları boşlukları dolduracak hiç bir şey yok artık. İşte bundan dolayı çatliyor gövdem, kopup ayrılıyor o yongalar benden. Yalnız, sizin de uygun bir şekilde tanımladığınız gibi, başımın üzerindeki yonca yapraklarından birisinin ucunda gördüğünüz kırık, hanımımın bir dalgınlık anında beni elinden düşürmesinden kaynaklanmıştı. Kırık parça altın kaplamanın içinde tıkırdıyordu. Çok üzülmüştü. Mytilene’deki eğitmenine benzeyen ve onun tarafından kendisine hediye edilen ve değer verdiği bu vazonun, yani benim, başıma bir daha böyle bir felaketin gelmemesini diledi tanrılardan.

İkinci olarak, izninizle sizi bir konuda aydınlatmak isterim. Yüzümde, boynumda, saçlarımın arasında, yonca yapraklarımda, tutamağımda belirlediğiniz ve donuk beyaz boya olarak tanımladığınız tabaka, ıslatıldığı zaman macun gibi yapışkanlaşan, beyaz kilin yumurta akı ile karıştırılmasından elde edilen bir tutkaldır. Bunu kuyumcular fildişi, kemik, tahta ya da benim gibi taş yontularını, altın, gümüş, elektron gibi değerli madenlerden uzun uğraşlar sonu incelterek elde ettikleri levhalarla kaplarken kullanırlardı. Bu tutkal, sürüldüğü yüzey üzerine gelen levhayı bir yandan gövdeye yapıştırır, diğer yandan da levha derin yerlere girsin ve esas yontunun şeklini alsın diye ince çekiçlerle tokmaklanır, sert tahta ya da tunç bizlerle ince yarıklara gömülsün diye itilirken, esas yontunun zedelenmemesi için bir yastık görevi üstlenirdi. Benim de gövdemin üst yarısı altın ile kaplıydı. Beni o zamanlar görmeliydiniz. Gövdemin alt yarısı mat, gümüş renginde taş, üst yarısı ise kızıl sarı renkli, parlak ışıltılı altın. Tabii zamanla tutkalın gücü bitti, üzerine gelen levhayı tutamaz oldu. Levha ek yerlerinden ayrılmaya başladı. O aralarda hanımımın etleri toprağa dönüştü. Benim boyutlarımla karşılaştırıldığında, kocaman gövdenin, iki avuca sığacak ölçüde az toprağa dönüşmesi beni şaşırtmıştı. Sonra giysileri kül gibi oldu. Bu aşamada, sert kıkırdaklardan dolayı halen göğüs kemiğine bağlı olarak yerlerinde duran ve üzerine, henüz koruyucu örtüsü gerilmemiş bir çadıra benzeyen kaburgaların üzerinde bir yerde, duruyordum. Sonra bir gün, kışın ansızın bastırmasından dolayı yılanın korkup, büyük bir telaşla sağa sola çarparak delikten içeriye girmesi sonucu çadır da yıkıldı. Ben de tepe takla, altın kaplama bir yana, ben bir yana aşağıya yuvarlandım. Kapak açılıncaya dek de orada kaldım. Bazı yağmuru bol yıllarda teknenin içine dolan suların yükselmesi ile hafif hafif sallanıyordum; içimde yüzme hissi uyanıyordu. Ancak su, bir kez bile yüzmeye elverişli ölçüde yükselemedi. Bir yaz başına doğru yılanın ikibin beşyüzüncü, karaböceğin ise ikibin beşyüz yirminci kez gömüt teknesinden dışarı çıkışlarında ilginç bir olaya tanık oldum. Yılan dışarıya çıkarken, ağzına aldığı altın kaplamayı beraberinde götürüyordu. Aynı anda, devedikeninin bana aktardığı Oscar Wilde’nin Mutlu Prens öyküsünü hatırladım ve öyküdeki kırlangıcın yaptığı gibi, yılanın da halen değerli olan bu maden parçasını, yolda kaybetmeden götürmesini, gecenin ıssızlığında, gereksinme duyulan bir evin eşiğine bırakmasını diledim.

Yüzünüzdeki ifadeden, sizi hayrete düşürdüğümü gördüğüm için, üzerinde düzeltme yapmak istediğim üçüncü konuya geçmeden önce, gömüt teknesinde geçen yaşamımı anlatmalıyım. Hanımımla birlikte bir erken yaz günü gömülmüştük. Teknenin ilk konuğu bir köstebek olmuştu. Oflayıp, poflayıp mırıltılar çıkarıp henüz gevşek olan toprak içinde bir tünel kazarak teknenin kapağı ile gövdesi arasındaki aralığa ulaştı. Teknenin içine dökülen toprağın sesini duymuştum. Köstebek, tekne içindeki boşluktan dolayı önünde kazılacak toprak bulamayınca, daha fazla ilerlemekten korkmuş olmalı ki, telaşla geriye döndü ve kaçtı. Köstebekten kalan bu miras beni yalnızlıktan kurtardı. Günün uygun anlarında, bükülerek giden tünelin duvarlarına çarpa çarpa gücünü yitiren, bazı mevsimlerde biraz daha güçlü olabilen, soluk bir ışık, teknenin içine dek ulaşabiliyordu. Bir yılan resim 2 ile Albrecht Dürer’in resmini çizdiği böceğe benzer kara renkli bir böcek de kış aylarını geçirmek resim 3 için ilk yıldan başlayarak bu mirastan yararlandılar. Can sıkıntısından olsa gerek, ilk yıldan beri her yıl, onların çıkışlarını saymayı bir alışkanlık haline getirmiştim. Böylece hanımımın kaç yıl önce öldüğünü bilebiliyordum. Kapak açılıncaya dek yılan ıslığa benzer hışırtılarla ikibin beşyüz doksanbeş kez, kara böcek ise sert yapılı altı ayağı ile kemikler ve toprak üzerinde çıkardığı ritmik tıkırtılarla ikibin altıyüz onbeş kez geldiler ve gittiler. Her ikisi de aynı dönemlerde çıktıkları ve geriye döndükleri halde sayılarım arasında oluşan ve yirmi yıl anlamına gelen farkı uzun zaman anlayamadım. Önceleri yılanın kışı yirmi kez başka bir kovukta geçirmiş olabileceğini düşündüm. Farkın kaynağını sonradan buldum. Bir keresinde böcek tünelden dışarıya çıktı. Sayısını aklıma not ettim. Biraz sonra, sanki içeride bir şey unutmuş da onu almak ister gibi geriye geldi. Teknenin içinde tıkırtılar çıkararak dolaştı durdu ve tekrar dışarıya çıktı. Tabii çıkışları göz önünde tutarak sayım yaptığım için onu bir kez daha saymıştım. Yanlışın bir bölümü kara böceğin kararsız davranışlarından ortaya çıkmış olmalı. Yılan da bazı yıllar gelmemiş ve böylece yanlış her iki taraftan da kaynaklanmış olabilir. Onlara da soru sorulmaz: İkisinin de ağzı sıkıdır. Konuşmazlar. Yılan çatal dilini çıkararak tıslar durur. Böcek ise soru karşısında, benimle iletişim kurmak zorunluluğunu savuşturmak için şaşırmış gibi ne yapacağını bilemez bir duruma sokar kendisini ve bir yaptığını bir daha yapmamak istercesine, teknenin içinde ileri geri, oraya buraya gidip gelir. Onlar burada zamanı belirlememden başka bir işe yaramazlar. Bana zarar da vermezler. Siz isterseniz benim elde ettiğim iki sayının ortalamasını alınız, hanımımın ölüm tarihini belirlemede belki daha sağlıklı, hiç değilse yanlışları her iki tarafa doğru dengelenmiş bir sayı elde edebilirsiniz.

Gözlerinizden okunanlara bakılırsa, siz Oscar Wilde ve Albrecht Dürer’e takıldınız, anlaşılan. Onu da anlatayım. Yılanla böceğin tekneye dadandıkları günlerden az sonra, gömünün toprağına düşmüş bir devedikeni tohumu, yeşerdi, filizlendi ve gözle görülür bir hızla boylandı resim 4. Kökleri, saçaklar biçiminde teknenin içine yayıldı. Niyeti, kurak yaz aylarında tekne içinde her zaman var olan nemden yararlanmaktı. İşte bu diken çok boşboğazdı. Çok konuşur ve yaptıkları ile böbürlenirdi. Uzunca bir zaman sonra, korkak Sokrates’in ayağına batarak, onu nasıl kahraman mertebesine yükselttiğini anlatmaya başladı. Bu kahramanın ününün, Platon ve Ksenophon aracılığı ile o günkü dünyaya yayılmasında en büyük payın kendisine ait olduğunu ileri sürerdi. Bunu sıklıkla yapardı. Başka da yaptığı bir iş yoktu. Ancak iyi bir gözlemciydi. Hem iyi bir gözlemci olması, hem de dedikoducu insanlar gibi gördüğünü, duyduğunu ballandıra ballandıra başkaları ile paylaşma ve bunu da hemen yapma isteği, çok işime yaradı. Gördüklerini, sanki içine sindirmek ya da bana da duyurmak istercesine, aynı sizin gibi yüksek sesle mırıldanırdı. İşte bu mırıltıların, konuşmaların titreşimlerini alırdım, teknenin içine sarkan ve zaman zaman da bana dokunan kökleri aracılığı ile. Onun bana anlattıklarına dayanarak, o öykü ile o resimden söz etmiştim. Yaklaşan yaz aylarında ders odalarına sığamayan ögrencileri rahatlatmak, mutlu etmek isteyen ögretmenler, onları kırlara götürür ve dersleri oralarda yaparlarmış, daha da doğrusu geçiştirirlermiş, onun anlattığına göre. Benim benzetmelerim, işte bu kır gezilerinde yolları bizim gömünün yakınına düşen grupların söyleşilerinden kaynaklanıyordu. Bir grup öğrencisi ile gelen edebiyat öğretmeni, Oscar Wilde’ın, insanların duyarsızlığını vurgulayan Mutlu Prens ve Gül ile Bülbül öykülerini okumuştu. Sonra da bir ozanın, Eski Şiraz’daki Hafız’ın mezarında açan gül ve öten bülbül üzerine yazdığı şiirinde geçen benzer motif ile karşılaştırmalar yapmıştı. Ali Ertan adlı resim öğretmenleri de onlara bir keresinde, etraflarında dolaşan, bizim teknenin karaböceğini göstererek, onun Albrecht Dürer’in 1505 yılında suluboya ile resmini yaptığı böceğin benzeri olduğunu, bu böceğin bu resim ile biyoloji bilimindeki yerini aldığını söylemişti.

Sizi hayrete düşüren şeylerin, ay ya da güneş tutulmasına benzercesine, doğanın içinde hep var olan basit kuralların, bir noktada buluşması sonucu oluştuğunu anladınız, sanırım. Siz sırtınızda taşıdığınız, ikibuçuk milyon yıldır süregelen yasakların, günahların, korkuların, sıkıntıların ve ayıpların oluşturduğu yükün altında bugün bunları artık algılayamaz duruma gelmiş olabilirsiniz, ancak benzeri buluşmalar her zaman ve sık sık gerçekleşmektedir yeryüzünde. Arkasındaki ışık kuralı yaygın bir şekilde bilindiği için, yağmurlu ilkbahar havalarının ardından görünen gökkuşağını görünce hayrete düşen, korkan ve endişelenen insan ne gördüm ne de duydum, şimdiye dek.” dedi ve kısa bir süre sustu. Gözlerinden, beni bu denli aşağıladığına üzüldüğünü sezinler gibi oldum. Sözlerine tekrar devam etti.

“-: Şimdi de açıklamak istediğim üçüncü konuya gelmek istiyorum. Dolabın önünde dizinizi yere dayayıp beni tanımlarken, önceleri nesnel olmaya özen gösteriyordunuz. Bir ara, sizin sözlerinizle ifade etmek gerekirse «önümdeki vazoya benzer, ince ve zevkli işçilik gösteren diğer bir örnek hatırlamıyorum» diyerek öznelliği öne çıkardınız. Bunu, beni hoşnut etmek için söylediğinizi sanmıyorum. Eğer böyle yaptıysanız, buna teşekkür ederim, ancak o zaman da iki kez öznellik kazanmış olacak söyleminiz. Çünkü ben, ustamın işyerinde yaratılan ürünler arasında ne tekim ne de en ince ve en zevkli işçilik göstereniyim. Ustam, kendi sanatını sınamak için, benimle birlikte aynı günlerde, birçok aryballos’un yanı sıra bir de fildişinden özenle yonttuğu, gövdesini altın levhadan şekillendirdiği bir aryballos daha yaratmıştı. O vazo Olympia’da, Spartalı bir genç tarafından yurdundaki tanrı kadın Artemis Ortheia’ya adanmak üzere satın alınmıştı. Eski çağ bilimcileri beni, hanımımla birlikte içinde yattığım teknede bulup dışarıya çıkardıklarında, tıpa tıp fildişi bir benzerimin de Sparta’da Artemis Ortheia tapınağı kazılarında bulunduğunu konuşuyorlardı kendi aralarında. O zaman, onun da toprakların altından çıkarılıp, sözde koruma altına alındığını anlamıştım resim 5 , resim 6 , resim 7.

Siz, hayatınızda yalnız bir tek ekmek pişirmiş fırıncı, bir tek vazo tornalamış ve bezemiş çömlekçi, bir tek yontu yontmuş yontucu ya da bir tek bilezik yapmış kuyumcu gördünüz mü? Eğer böyle olsaydı, insanlar dünyası neye dönerdi, düşünebilir misiniz? İster zanaat ister sanat olsun, bunlar nasıl oluşacaktı? Eciş bücüş şekiller içinde hiç bir gelişme gösteremeyen, sanatçısı, ekolleri, bireysel üslupları, dönemsel üslupları, bölgesel özellikleri olmayan ve adına sanat dediğiniz bir olguyu siz nasıl tanımlayacaktınız acaba, diye merak ediyorum. Benim üzerimde yoğunlaştırdığınız bu öznellikte, dünyadaki herşeyden bir tane olmasını ve onun da kendisinde bulunmasını isteyen bir koleksiyonerin hırslı ve bencil duygularının kokusunu alıyorum. Bir toplumda bu duygularla yüklü bireylerin birkaç tane olması pek fazla bir anlam taşımayabilir. Ancak bir ülke düşünün, bireylerin pek çoğu eğitim adı altında koleksiyoner olarak yetiştirilmek için, değiştirilmeye severek hazır olsun, ya da bir şekilde eğitimsiz bırakılarak istemeseler de koleksiyoner olmaları sağlansın ve bu ülke bir de demokrasi adı altında timokrasiye dönüşmüş bir sistemle yönetilmiş olsun. Böyle yetiştirilmekte olan bireylerin oluşturduğu bir ortamı Eugène İonesco, “Gergedan” adlı oyununda, böyle bir ortamda yetişmiş iki bireyi de Güngör Dilmen “Canlı Maymun Lokantası” adlı tragedya tarzındaki oyununda gözler önüne sermişlerdi. Tabii bütün bunları, altmışbeş yıl önce bir de canlı olarak yaşamıştınız. Bu olay biliyorsunuz, altı yıl içinde ölüm sırası henüz kendilerine gelmemiş ellibeşmilyon canı yeryüzünden silip götürmüştü. Yaklaşan o kaos döneminin işaretini haber veren, Guernica kasabasının bombalanmasını konu edinmiş o resim unutulmamalıdır. İsterseniz bırakalım söyleşimizin bu tatsız bölümünü. Sizin üzüldüğünüzü ve sıkıldığınızı görüyorum; ayrıca size haksızlık yaptığımı düşündüğünüzü de, sanıyorum. Söyleşimizin başındaki konudan dolayı kendimi tutamadım ve size anlatmak istediğim serüvenimin başı ile sonu arasında ilişki kuramayacağınız, ilgisiz bir yerinden söze başladım. Bu da sizin aklınızı karıştırdı.

Siz, camlı dolap önünde beni tanımlamaya çalışırken, benim bütünüme ve ayrıntılarıma uzun uzun bakarken, bana karşı gösterdiğiniz ilgi bana güç verdi, beni heyecanlandırdı, titretti. Bütün bunlar bana, yılanın ikibin beşyüz doksanbeş kez geldiği gömü teknesinde birlikte yattığımız, bana insanlara özgü duyguları aşılayan güzel ve görgülü hanımımı hatırlattı. Neden olduğunuz bu titreşim bedenimdeki bütün kristallere yayıldı. Yeni gelen bu enerji ile herbirisinin içinde saklı duran salınımlar güçlendi. Şimdi içimde titreşim halindeki seslerden ve görüntülerden oluşan anılar o denli güçlü ki, eğer isterseniz size yer kürenin oluşmaya başladığı günden başlayıp içinde bulunduğumuz şu anın bir göz kırpımı öncesine dek geçen süreç içinde gördüklerimi ve duyduklarımı anlatabilecek kıvamdayım. Bunu günü gününe de yapabilirim. Ancak sizin ömrünüzün buna yeteceğini sanmıyorum; çünkü sözünü ettiğim süreç onbeşmilyar yılı kapsamaktadır. Bu nedenle size, her zaman içinde olduğum ve şu anda bile devam eden oluşumum ile insanlığa öykünmeye başladığım dönüm noktasını kısaca anlatayım:

Büyük bir patlama sesinden sonra, kendimi ilk hatırladığım an, benim özümdekilerle birlikte bugünkü yer küreyi oluşturan herşey, birbirine kenetlenmiş macun kıvamında, şekilden şekile giren, ateşten bir kümeydik ve dönüyorduk, eğer buna dönme denirse resim 13. Daha doğrusu, ateşler, dumanlar çıkararak - su içinde gökyüzüne çıkmaya çalışan büyük bir hava kabarcığına benzer bir biçimde - çalkalanıyor, her yöne doğru dönüyor, boşlukta yuvarlanıyor, takla atıyor ve yol alıyorduk. Gökyüzünde, bizden daha büyük, neredeyse bütün ufku kaplayan, her tarafından ateşler ve dumanlar yükselen bir ateşten top daha vardı. Önünden hızla geçiyor, birara onu gözden kaybediyor, sonra tekrar önüne geliyorduk. Bu büyük topa fazla yaklaşınca, daha akıcı oluyorduk. Bunun sonucu olarak da, bizim kümenin ona bakan yüzü kabarıyor, şişiyor, uzuyor ve bizden ayrılarak onun yüzeyine yapışıyordu. Bu yapışmayı büyük bir patlama izliyor, bunun ardından dumanları kükürt kokulu bir alev sütunu yükseliyordu. Biz de bu patlama ile aynı anda oluşan bir rüzgarın etkisiyle ve biraz da bizden ayrılanların neden olduğu hafifleme ile dönmemize devam ederek, boşlukta uzaklara sürükleniyorduk. Sanki iki partiye bölünmüştük. Bir bölümümüz, kopup ayrıldığımız büyük topla tekrar bütünleşmek ister gibi davranıyor, diğer bölüm ise hazır kopmuşken alıp başımızı gidelim boşluğa doğru diyordu. Ancak onlar da boşluğun bilemedikleri derinliğinden ve soğukluğundan ürküyor ve ürperiyorlardi. İşte biz bu kararsızlıklar için deyken, sürüp giden sürtüşmemiz ve sürüklenmemiz yavaşladı, büyük top küçüldü, onun etrafında gördüğümüz sarı, kırmızı dumanlı ortam saydamlaştı ve mavi renge dönüştü. Geriye dönmek isteyenlerle, ileri girmek isteyenlerin güçlerinin denkleştiği bir uzaklığa gelindiğinde, ne ileriye ne de geriye gidebiliyorduk, buraya kilitlenmiştik. Kendi etrafımızdaki dönüşümüz de yavaşladı, çalkantimiz duruldu. Bundan böyle, oldukça küçük görünen ve daha sonraki dönemlerde, sizin güneş dediğiniz büyük topun, artık bizim etrafımızda dönmeye başladığını sanıyorduk. Onu gökyüzünde, dönüşümlü olarak daha uzun süre görüyor ya da göremiyorduk.

Akışkanlığımız kalmamıştı. Ulaştığımız yerdeki serinlikle ürpererek yüzeyimiz kırışmaya başladı. Dışımız soğumuştu, ama içimizdeki ateşin sıcaklığının farkına varıyor, titreşimlerle karışık fokurdamalar duyuyorduk. Sıklıkla, içimizden gelen bir dürtü ve patlamanın etkisiyle havalara fırlıyor, aşağıdan gelenlere yer açıyorduk. Gelenler de üstüste yığılarak yükseliyorlardı. Bazen biz bu yükseltinin tepesinde kalıyor, bazen de yeni gelenler üzerimizi kapatıyor, bizi derinlere ateşin içine itiyorlardı. Ben ve yakın çevremdekiler bir çok kez ateşin içine girdik, çıktık ve tekrar tekrar gökyüzünü gördük. Bu ateşten çıkışlardan birinde, yağmuru ve rüzgarı tanıdık. Kenarları keskin dağ sıraları, tek başına duran doruklar, vadiler, ovalar, çukurlar oluştu. Biz bir yandan oluşurken, diğer bir yandan da yeni farkına vardığımız yağmurlar ve rüzgarlar tarafından parçalanmaya, kristallerimize ayrılmaya, zerreler halinde aşağılara taşınmaya başlamıştık bile.

Yeryüzü işte böyle oluştu, böyle şekillendi. Patlamadan sonraki bu süreç, yedi milyar yıl sürdü. Siz, yaratılış denilen bu oluşumun yedi gün içinde özenilip bezenilerek kullanıma hazır bir durumda ortaya çıkarıldığını ileri sürerken yanılmaktasınız. Bu yanılma, benim gibi boşboğaz bir kristal grubunun anlattıklarını kaydetmek isteyen ilk katibin yazdıklarından kaynaklanmaktadır. Sıfır sayısının ve milyar kavramının bilinmediği çok eski zamanlarda, bunları yazı ile belirtmekte çok güçlük çekmisti adamcağız. Uydurduğu özel işaretlerle ve işaretler arasına yerleştirdiği belirli boşluklarla, sorunu kendisi için çözmüştü. Ancak, onun yazdıklarını çoğaltmak ve yaymak isteyen diğer katipler, işaretleri ve boşlukları hiçbir zaman anlayamadılar. İlk katipten ellerinde kalan metinde bilebildikleri yalnızca yedi dikey çizgi, yani yedi sayısıydı.

Suyun yüzey ve gökyüzü arasındaki döngüsü artık olağanlaşmıştı. Su bizleri önüne katarak hızla yukarıdan aşağıya iniyor, düzlüklere yayılıyor ve gücünün bittiği yerde de bizi oracıkta bırakıyordu. Böylece de yerkürenin kayalık yüzeyini bir yorgan gibi örtmeye başlamıştık. Diğer bir yandan da su ile birlikte derinlikleri dolduruyorduk. Su buradan dışarıya çıkamıyordu. Bunca yaşamımda yokuş yukarı çıkabilen su hiç görmedim. Bu nedenle de, bir doruğun en uç noktasından fışkırarak akıp gelen, bizi önüne katan bu suyun oraya nasıl çıkabildiğini hiçbir zaman anlayamadım. Su ile birlikte içine düştüğümüz derinlikte bir süre yüzüyor ve ardından, çok ince birer zerre olmamıza karşın, kendi çapımızdaki ağırlığımızla suyun içinde süzülüp, salınarak ve üzerimize düşen ışıkları yansıtarak, pırıltılar içinde dibe doğru iniyor, orada toplanıyorduk. Topraklar, denizler, göller ve ırmaklar da böyle oluştu. Bu da dört milyar yıl sürdü.

Toprak, su, solunacak hava ve güneş biraraya gelince de, arkadan gelen ikinci dört milyar yıllık dönem içinde, canlılar çıktı ortaya. İşte bu dönemlerde, suyun ılık olduğu ve güneşin dalgalanıyormuş gibi göründüğü bir günde onları gördük. Bize benzemiyorlardı. İçleri görülebilecek derecede saydamlardı, dalgalanan püsküllerle, ince uzantılarla süslenmiş gibiydiler ve şekillerini değiştirebiliyorlardı. Bizim yapamadığımız hareketleri yapıyorlardı. Kendilerini bırakıp dibe iniyorlar, sonra sıçrayıp suyun içinde yükseliyor ya da sağa, sola gidiyorlardı. Sonraları, daha da garip davranmaya başladılar. Önce uzuyorlardı, sonra ortaları inceliyor ve inceldikleri yerden kopup ikiye bölünüyorlar ve birbirlerinden ayrılıp, bağımsız birer birey oluyorlardı. Bölünme işlerini, kısa zaman aralıkları ile yineliyorlardı. Bu ilk gördüğümüz tek hücrelilerin arasında, yeni türler de görünmeye başladı. Bunlar da bölünerek çogaliyor, ancak birbirlerinden ayrılmıyorlar, büyüyorlar, uzuyorlar, gördüklerimizden başka biçimler alıyorlardı. Şekiller yenileniyor ve çesitleniyordu. Aralarda, yosunlar ve otlar da görülmeye başlamıştı. Bu gelişmeler çok hızlı oluyordu. Sanki yakalanan bir fırsatın kaçırılmaması isteniyormuş gibi geldi bana. Bir düzene göre dallanıp budaklanarak gelişiyordu herşey. Bir gövdeyi oluşturan birçok hücre, tek bir hücrenin dileğine göre davranmaya başladı. Bu yeni yaratıklar saydamlıklarını yitirdiler, yapmak istedikleri hareketlere en uygun olan organları geliştirdiler. Kuyruklar, yüzgeçler, gözler, ağızlar, pullar, deriler, kabuklar, kıskaçlar, duyargalar hep böyle oluştu. Sığ sularda yaşayanlar, suyun dışına da bakmak istemiş olmalılar ki, onların yüzgeçleri yanında ayakları da oluşmuştu. Hem suda yüzebiliyor, hem de karada yol alabiliyorlardı. Bunların bir bölümü suya geriye dönmediler. Karada yaşamaya başladılar. Kaybolmaya başlayan solungaçlarının yerine akciğerler geliştirdiler, yüzgeçleri küçüldü, ayakları büyüdü, tırnaklandı. Kemikten yapılmış çatilari güçlendi. Bunların karada yaşamaya alışmış bir bölümü, anlamadığım bir nedenden dolayı bir sapkınlık yaparak tekrar suya döndü. Ancak onlar kaybolmuş olan solungaçlarına bir daha kavuşamadılar. Soluk almak için her seferinde su yüzüne çıkmak zorunda kaldılar. Oluşmanın arkasındaki milyarlarca yıllık süreci ve inadı unutarak, içlerinde saklı duran bir dürtünün ağır bastığı dönemlerde, bugün bile, ikinci kez karaya çıkmak istiyorlar. Derin sulardan gelip, karanın başlayacağı eşiğe takılıp kalıyorlar ve orada ağır hareketler içinde eriyip gidiyorlar. İşte onun içindir yunusların insanlara olan tutkuları ve yardım severlikleri. Methymnalı ozan Arion ile şarapların tanrısı Dionysos’un başına gelenler güzel birer kanıtıdır bu duyguların. Siz, bugünkü insanlar, merkezine kendinizi koyduğunuz ve daraltarak, babanızın, kendinizin ve çocugunuzun yaşamlarını kapsayan, en fazla yüz yıl içine sıkıştırdığınız bakış açınız ile bunu anlayamıyorsunuz; bu olayı, onların kendi canlarına kıymış olabilecekleri şeklinde açıklıyorsunuz. Bu arada, kuzeyde soğuk ülkelerin birinde, tekrar denize dönüp balık olmak isteyen diğer sapkınları, fare sürülerini göz ardı ediyorsunuz. Jacop ve Wilhelm Grimm kardeşlerin “fareli köyün kavalcısı” masalındaki farelerin, büyücünün flütünden yayılan ezgilerin etkisinde kalıp kendilerini denize attıklarını sanırsınız. Halbuki büyücü onları, sizleri tekrar balık yapacağım diye kandırmıştı. Bugün bile o fareler, o zamanki kandırmacaya inanarak balık olacaklarını sanıyorlar. Anladığıma göre, canlıların bu evrimleşmesi, sapkınlığa olanak tanımayan, geriye dönüşü olmayan tek bir yöne doğru gidiyordu. Suyun içinden ayrılanların karadaki yaşamlarını, diğer canlıları ve karada oluşan bitkileri, ağaçları, içinde bulunduğumuz sudan dolayı hayal gibi görebiliyorduk. Su içmek için gölün kenarına geldiklerinde ya da kurak mevsimlerde, suların çekilmesi ile açığa çıktığımızda daha da rahat görebiliyorduk, çevremizde olan bitenleri.

Onların, birbirlerinin içinden geçen gelişmelerini izledim uzun bir süre. Suda ve karada yaşayan, havada yol alabilen, tek hücreliler, çok hücreliler, omurgasızlar, omurgalılar, sudan dışarıya çıkmayan, tekrar suya dönen, uçan, karada ve suda yaşayan memeliler, ya da yumurtlayanlar olarak birbirinden ayrılan tüm canlılar ile bitkilerin ilk ortaya çıkışları, geçirdikleri değişimler ve bazı türlerin yokoluşları, onların yerlerine yeni türlerin oluşmaları hep bu dönemde oldu ve olmakta.

Bu canlılar karmaşası içinde gördüğüm irili ufaklı, yırtıcı ve barışçı pek çok canlı arasında ikisi ilgimi en çok çekmistir. Bunlardan birisi, bir dört ayaklı; bir ağacın, anlaşılan çok sevdiği meyvelerine ulaşmak için zıplayıp duruyordu. Bazen birkaç meyveye ulaşabiliyordu. Çoğu zaman da bu girişimleri başarısız oluyor, sırt üstü yere düşüyordu. Ama bu çabalarindan bıktığını hiç görmedim. O bıkmadığı gibi, onun çocuklari da ve aynı soydan gelen diğerleri de aynı şekilde devam ettiler bu uğraşa. Bir ara onun bin kuşak sonraki torunlarını ağaç üzerinde daldan dala atlarken ve meyveleri didiklerken gördüm. Başka bir ağaçtaki meyveler için artık yere inmiyorlar, büyük bir inatla uğraşıp geliştirdikleri kanatlarını kullanıyorlardı. Kanatlarının ortalarında bir yerde görülen kaybolmuş önayaklarin kalıntısı parmaklar, inatla sürdürdükleri çabanın bir anısı olarak kaldı kendilerine. Bundan dolayı da bu uçan canlıya, “pterodaktylos” yani kanattan parmaklı adı verildi. Akşamüstü, geç vakitte yuvalarından çıkan ve sabah gün ağarmadan tekrar yuvalarına dönen bugünkü yarasalar da, bu canlının yüzbin kuşak sonraki torunlarıdır.

Diğeri ise, aynı türün bireylerinin oluşturduğu büyük bir küme içinde ve genellikle ağaçlarda yaşıyordu. Bu türü daha önce görmemiştim. Şu anda sizin ve benim de içinde bulunduğumuz son dönemin son ikibuçuk milyon yılının başında görülmeye başladılar. Bunların davranışları, diğer canlılara hiç benzemiyordu. Kendilerini yöneten güçlü, alımlı ve çalimli reislerinin buyruklarına uydukları açıkça görülüyordu. Birbirlerine çok bağlıydılar. Aralarına çocuklarini da alarak, birbirlerine sarılıp uyurlardı. Güneşlenmeyi, tembellik etmeyi ve birbirlerinin tüyleri arasındaki böcekleri dönüşümlü olarak temizlemeyi seviyorlardı. Kısacası dayanışma içinde ve mutlu olarak yaşıyorlardı. En büyük korkuları ağaç üzerindeki uykuları sırasında aşağıya düşüp, yırtıcılara yem olmaktı. Uykuları sırasında sıklıkla gördükleri, düşüş anını anımsatan uyarıcı düşten dolayı uyanırlar, aşağıya sarkmış kol ya da bacaklarını toplarlar, kendilerine çeki düzen verip yeniden uykuya dalarlardı. Tehlike görmedikleri zamanlarda yere indiklerinde, arada bir, iki ayakları üzerinde doğrulup beş on adımlık yürüyüşler yaparlardı. Yapılarına uygun olmayan bu hareketten dolayı, sırtlarında ve bellerinde bir ağrı hissettiklerini belli eder biçimde, gövdelerinin ağırlığını bir o bacaklarına, bir bu bacaklarına yükleyip iki yana doğru salınarak yürüyorlardı. Zaman zaman ellerine aldıkları kalın dallarla iki ayakları üzerine doğrulup, gözlerine kestirdikleri düşmanlarının üzerine doğru yürüdüklerini ve onları korkuttukları da gördüm. Bir gün de iki yavrunun ağaçtan düşmüş bir meyveden dolayı kavga ettiklerini, bu kavga sırasında ellerine geçirdikleri dalların çatal uçlarına birer taş parçası sıkıştırarak birbirlerine vurduklarını gördüm. Araya anaları, babaları girip ortalığı yatıştırdılar, ellerine birer elma tutuşturarak aralarında eşitlik sağladılar. Kavgacılar hem ilgi çekmenin, hem de bir elma sahibi olmanın verdiği mutlulukla, sanki hiçbir şey olmamış gibi, ancak yine de birbirinden uzak birer köşede elmalarını yediler. Bu iki yavru, o güne dek yeryüzünde görülmemiş bir şeyi gerçekleştirmişlerdi. Doğada heryerde bulunan, birbiri ile ilişkisiz iki nesneyi bir araya getirip, bir üçüncü, bu kez işlevsel bir nesne, siz insanların deyimi ile bir alet yapmışlardı. Bu bir rastlantı değildi. Çok kısa zaman içinde kümenin birçok bireyi, ucuna iri bir taş sıkıştırılmış ve daha da sağlam olsun diye bir de sarmaşık dalları ile bağlanmış sopalar taşımaya başladılar. Bu sopayı taşıyabilmek için de, artık daha fazla iki ayakları üzerine kalkma ve yürüme zorunda kalıyorlardı. Yapıları buna izin vermiyordu, ancak ısrar karşısında kemiklerden örülmüs çati da pes etti ve bu yeni harekete uygun bir şekil almaya başladı. O zamanlar onların hangi tür olduklarını bilmem olanaksızdı. Ama size serüvenimi anlattığım şu anda, insanların arasında, insanlara özgü duygularla yaşamış olarak geriye baktığımda, bu ayağa kalkmış, elinde, ucuna taş bağlanmış sopa taşıyan canlıların insan olduklarını söyleyebiliyorum. Az önce anlattığım bu oluşmalar, gelişmeler, sanki yakalanan bir fırsatın kaçırılmaması isteniyormuş gibi çok hızlı olurken, bu denli ilginç bir türün ortaya çıkmakta neden bu denli geç kaldığını bir türlü anlayamadım. Ya da anladım, ama size nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Ortaya çıkmakta gecikmiş bu canlının gelişmesinin tüm aşamalarını yakından izlemek isterdim. Ancak doğa buna izin vermedi.

Üstüste yığılıp dibinde yatmakta olduğumuz gölün altından gürültüler, fokurdama sesleri gelmeye başladı, ısı yükseliyordu. Yanıbaşımızdaki doruktan gelen benzer sesleri de duyuyorduk. Tekrar eski günlere mi dönüyoruz diye kendi kendimize sorarken, bütün canlılarla ve bitkilerle birlikte gölün suyu kurudu. Aşağıdaki bir güç bizi yukarıya, aynı anda, doruktan aşağıya akmaya başlayan ve ateş halindeki macundan oluşan bir ırmağın üzerimize yığdığı ağırlık da, bizi aşağıya itmeye başladı. Kaçacak yerimiz kalmamıştı. İki büyük güç arasında sıkıştık, gıcırtı sesleri çıkararak eziliyorduk. Birbirimize geçmiştik. Isı yükseldi, tuğla harmanındaki kil tuğlaların yüksek ısı karşısında pişmeleri, bunun sonucunda da dağılmaz ve sert bir hal almaları gibi, biz de sertleştik, bütünleştik ve yassı, geniş, tek parça bir gövde olduk. Bu yeni oluşumu da, gölün altından gelen baskın güç kaldırdı ve yanımızdaki doruğun yamacına yasladı. Çok ince zerrelerin birbirine geçip birleşmesinden dolayı da pürüzsüz gri renkli bir kayaydık artık. Üzerimiz yanardağın püskürttüğü macunun donması ile oluşmuş bir manto ile örtülmüstü. Üst bölümde mantonun örtemediği bir boşluktan dışarıyı, ama ancak gökyüzünü görebiliyorduk. Arada bir üzerimizden, biçimini algılamamıza izin vermeyecek bir hızla uçan canlılar geçiyordu. Başka da gördüğümüz bir şey yoktu. Arada bir, yamacına yaslandığımız dağın, derinlerden gelen homurtularını duyuyorduk. Yaklaşık ikibuçuk milyon yıl da işte böyle geçti.

Onbeş milyar yıllık sürecin son üçbin yıllık dönemi içinde bir gün, çevremizde sesler duymaya başladık. Üzerimize vuruluyordu, sert darbeler alıyorduk. Birden üzerimizdeki manto parçalanıp dağıldı, önce parlak güneşi, sonra da onları gördük. Bunlar, bundan sonraki yaşamımda hep yanlarında olacağım insanlardı. Daha önce ortaya çıkışlarını gördüklerimden farklıydılar. Dimdik yürüyebiliyorlardı. Gövdelerindeki tüyleri kaybolmuştu. Çığlıklarla, mırıltılarla konuşmaya çalışan eskilerden farklı olarak, düzgün konuşuyorlardı. Ellerindeki keskiler, büyük çekiçlerle bizden parçalar koparıyorlardı. Kopan parçalara bakıyorlar, çatlamislari ya da kolay dağılabilecekleri atıyor, işlerine yarayacakları ise torbalara dolduruyorlardı. Yeterince topladıklarına inandıklarında, torbaları sırtlarına alıp yokuş aşağı inmeye başladılar. Kısa bir zaman sonra durdular ve bizi yere boşalttılar. Bir yapının önündeki avludaydık. Yapının arkasındaki tepeciğin üzerinde süslü, boyalı, başka ve büyük bir yapı daha yükseliyordu. Sonradan bu yapının sanatçıların koruyucusu kadın tanrı Athena Ergane’ye adanmış olduğunu ögrendim. Başımıza, saçları ağarmış, önüne deri bir önlük bağlamış birisi dikildi. Bizi tek tek inceledi, elindeki bıçağını üzerimize sürttü. “Damarlı, iri taneli olmamalıydı bunlar. Bir işi doğru düzgün yapamıyorsunuz. Biliyorsunuz vaktimiz kalmadı. Yetiştirmeliyiz. Olympia’daki yarışmalara şunun şurasında ne kaldı. Orada yarışmak için toplanan kralların, prenslerin, soyluların oluşturacağı pazarı kaçırmayalım.” diye bizi getirenlere kızdı. Yine de içimizden sekiz on parçayı seçti. Kolay mutlu olmayan, titiz ve telaşlı birine benziyordu. Yüz hatları sertti. Aralarında benim de bulunduğum seçtiklerini, önlügünün alt kenarlarını tutarak içine doldurdu ve birlikte yapının içine girdik. Bizi düzgün tahtalardan yapılmış tezgahın üzerine bıraktı. Anlaşılan burası, onun çalistigi ve yönettiği işlikti. Duvarlardan birisi üzerinde, aralarında keskiler, bıçaklar, bizler, burgular, testereler gibi kesici, kazıyıcı, yontucu, delici işlevleri olan çesitli ve irili ufaklı aletleri asılıydı. Diğer duvarın önündeki raflarda bitirilmiş, küçük boyutlu birçok yapıt dizilmişti. Yerde, içleri yarı yarıya saman doldurulmuş boş sandıklar duruyordu. İşlik içinde yoğun bir çalışma vardı. Bir köşede, kızık ustanın yetiştirdiği genç kuyumcu altın ve gümüş levhaları tokmakla şekillendiriyor, diğer tarafta bir genç adam, elindeki fil dişini, ustanın gösterdiği yerden kesmeye çalisiyor, diğer birisi kesilmiş bir parçayı bir şekle sokmak için elindeki keskin bıçakla yontuyordu. Çocuklar çalisanlara yardım ediyorlardı. Tornanın başındaki yaşlı bir adam, Mısır’dan getirilmiş ve top gibi şekillendirilmiş abanoz ağacının içini oyuyordu. Kızık usta beni eline aldı, evirip çevirip inceledi ve elindeki küçük çekiç ile yongalar çıkararak kafasının içinde geliştirdiği tasarıma göre beni kabaca yonttu. Sonra da boşta duran tornaya bağladı. O anda küçük bir çocuk koştu geldi, tornanın miline bir kez dolanmış ve gergin duran ipin bağlı olduğu yay şekilli sopayı ileri geri birkaç kez oynattı. Bu arada usta da yalpalı dönmemem için benim konumumu kontrol etti ve iyice sıktı. Çocuk şimdi yayı hızla ileri geri itmeye ve çekmeye başladı. Tornanın iki mili arasına sıkışmış bir şekilde, ben de kendi etrafımda bir o yana bir de bu yana fırıldak gibi dönüyordum. Usta elindeki kalın dişli törpüsünü aşağı yukarı üzerimde dolaştırıyordu. Toz duman çıkararak ve yüzeyimde bir yangı hissederek küçülüyor ve şekilleniyordum. Az sonra alt yarım kusursuz yuvarlaklıkta bir topa benzedi. İnce dişli törpü ile de pürüzlerim alındı. Beni tornadan çözdüler. Üst yarım kaba bırakılmıştı. Sıkıştırıldığım mengenede kaba kısmımın tepesi törpülendi. Oluşan düzlüğün ortasına, iki ucu da sivri demir pergel ile bir çember ve bunun da etrafına üç çember çizdi. Burgu ile ortadaki çemberin içine, ölçüp biçerek, topun dibinden dışarıya çıkmayacak şekilde bir delik deldi. Çesitli boyutlarda, bükülmüş ince bıçaklarla topun içini boşalttı. Böylece içime konacak sıvının dolacağı bir hazne oluşturdu. Ustam bu aşamadan sonra bana karşı duyarlı davranmaya başladı. Bacakları arasına sarkıttığı önlügünün üzerine koyup, beni bir özenle bacakları arasına sıkıştırdı. İnce keski takımını yanıbaşına çekti, küçük çekici ve uygun bir keski ile yavaş yavaş vurup küçücük yongalar çıkararak çemberlerin dışını temizledi. Tutamağı, burnumu, başımdaki saç demetini kabaca şekillendirdi. Elindeki ince törpü ile pürüzleri aldı. Burgu ile tutamağın içini boşalttı, boynum ile saçlarım arasına da iki yanda birer delik delerek, boynum ile saçlarımın arasından arka tarafın görünmesini sağladı. Bütün pürüzleri ince törpü ve kum ile yok etti. Beni tezgahın üstüne bıraktı ve derin bir yerlerden bir kutu aldı geldi. Kutudan kumaşlara sarılmış küçük bir vazo çıkardı. Vazonun kadın başı şeklindeki üst yarısı fildişinden yontulmuştu. Alt kısmı, yani top bölümü ise altın levhadan dövülerek şekillendirilmişti. Ek yeri hiç belli olmuyordu. Üst yarısı fildişi, alt yarısı altın bir bütünden yontulmuş gibiydi, sanki. Her ikisi farklı maddeler olmasına karşın, insanın üzerinde uyandırdıkları eşit orandaki sıcaklık ve çekicilik de bu bütünlüğü vurguluyordu. Vazo titiz işlenmişti. Fildişinin yumuşaklığı ve organik doğallığı, yontuyu gerçek bir kadınmış gibi gösteriyordu. Beni de ona benzetmek istediğini anladım. Çocuga bıçaklarını bilettirdi. Fildişi kadına baka baka benim bütün ayrıntılarımı kazıdı. Bu iş sırasında benim yapımdaki kristal zerreleri ona zorluk çıkartıyordu. Bıçağın ucuna takılıp, çizginin ustanın istediği düzlükte gitmesini engelliyorlardı. Bazı yerlerde çizgi titriyor, bazı yerlerde de küçük köşecikler oluşturuyordu. Böyle oluşan yerleri görünce, fildişi kadına benzeyemeyeceğim diye üzülüyordum. Ustam ise buna aldırmıyordu; bir bildiği vardır herhalde, diye düşündüm. İşini bitirdi. Geriye doğru kaykıldı, beni evirip çevirdi, eksik bir yer kalıp kalmadığını görmek istiyordu; bu arada belinin ağrımış olduğunu hissetti. Kalktı işliğin içinde dolaştı, ateşi sönmüş ocağın yanında duran toprak güveçteki etlerden birisini kemiğinden tutarak aldı ve ayak üstü onu yedi, yanından geçerken tornayı döndüren çocuğun saçlarını karıştırdı. Her zaman böyle yaptığı için, çocuk kızık ustasının vazoyu beğendiğini ve mutlu olduğunu anladı, kendisi de mutlu oldu, ne de olsa o vazonun ortaya çıkışında onun da katkısı olmuştu. Bu gün tornayı kusursuz döndürmüştü. Usta tekrar ocağa yöneldi. Ocak kenarında duran, içinde kokulu otların bal ile birlikte kaynatıldığı diğer çömlekteki sıvıdan elindeki çanaga bir kepçe döktü ve içti. Tezgahına geri döndü ve oturdu, yanına genç kuyumcuyu çagirdi. Onun da oturmasını istedi. Çocuk uzun bir konuşmanın başlayacağını anlamıştı. Onlara belli etmeden tezgaha yaklaştı ve yere çömeldi, ele alınacak konudan kendi hissesine düşenleri öğrenmek istiyordu. Usta konuşmaya başladı “Bak, karşında şimdi birbirine benzer iki vazo duruyor. Bunlardan birisindeki fildişi ve altın, ikisi de farklı maddeler olmakla birlikte, insanda aynı duyguları uyandırıyor. Bu vazoyu bir kadın olarak kabul ettiğimizde, ondaki sıcaklığı, değişmeyen ve aynı yoğunlukta sürüp giden bir sevgiyi, insanı sarıp sarmalayan güven duygusunu her iki maddenin de sağladığını görüyoruz, bunu sen de algılıyorsun herhalde. Diğer vazoyu ise gri, soğuk renkli taştan yonttum. Bu haliyle, taş olması nedeniyle yumuşatamadığımız bir sertlik, gri rengi nedeniyle bir soğukluk ve her ikisinden dolayı da güvensizlik uyandıran ve geride duran bir kişilik kazandı. Bu taş vazonun üzerindeki olumsuz duyguları biraz azaltalım. Bunun için de baş kısmını altın kaplayalım ve böylece diğer vazodaki duygulardan biraz katalım buna. Ama alt kısmını yine taş bırakalım. Her iki vazoda ayrı ayrı öne çıkan duyguları, bu tek vazoda birleştirelim, ona böyle bir kişilik yükleyelim. Hem sert, hem yumuşak, hem sevgi dolu ve sıcak, hem de gizemli ve soğuk olsun. Bunu kolaylıkla yapabiliriz. Ama benim esas istediğim, böyle kişilikler yüklediğimiz vazolarla, onları satın alacak kişilerin kişilikleri arasında bir ilişki olacak mı, sorusunun cevabıdır. Bu görevi de tecimen kaptana verelim, o takip etsin hangi vazoyu nasıl bir kişilik satın alacak. Sen şimdi kalk, al şu taş vazoyu ve altın levha ile kapla başını. Ama dikkat et, taşın beni zorladığı yerler oldu. Çizgiler istediğim düzgünlükte olamadılar. Oraları altın kaplamacılıktaki hünerinle düzelt. Baş kusursuz olsun. Vaktimiz de kalmadı, bu vazoyu da bitirelim ve bizi bekleyen tecimen kaptanın gemisine yükleyelim, yolcu edelim ürünlerimizi. Onun için sen de bırak bu birkaç gün sokaktaki kadınlarla ve şarapla vakit geçirmeyi, kusursuz ve hızlı bir iş çıkar.” Konuşma bitince, bu konuşmadan kendi nasibine hiçbir şey düşmediği sonucuna varan çocuk, çömeldigi yerden kalktı yavaşca ve avludaki çocuklarin arasına karıştı. Anlaşılan bu usta kızık olduğu gibi, deli de diye düşündüm. Ancak, fildişi vazoya benzetmek için vereceği uğraş, beni mutlu etti. Kuyumcu, baş ustanın dediklerini kısa zamanda yerine getirdi. Alımlı, ustamın da dediği gibi, gizemli bir kadını anımsatan bir vazo olmuştum artık. Üretim tamamlanmıştı. İşlikteki raflarda, Olympia’da dört yılda bir düzenlenen otuzdokuzuncu yarışmaların yapılacağı hafta içinde açılan özel panayırdaki pazarda satışa çıkarılabilecek yeterli ürün vardı. Çocuklardan birisi tecimen kaptanı çagirmak üzere limana gönderildi.

Az sonra, kaptanla çocuk tapınağın bulunduğu tepeciği aşağıdan dolanan yolda göründüler. Çocuk, kaptanın geniş adımlarına ayak uydurabilmek için birkaç adımda bir sekip kısa bir an koşuyor, ona yetişince adımlarını onun adımlarına uydurmaya çalisiyor, ancak yine de geride kalıp tekrar kısa bir an koşuyor ve her seferinde ona yetiştiğinde, kaptanın gözlerindeki ışığı yakalamak istercesine yüzüne bakıyordu. Geride kalan çocuk son bir kez daha koştu, kaptana yetişti, birlikte işliğin avlusuna girdiler. Kaptan güçlü kuvvetli, iri yapılı, sağlıklı birisiydi. Adalılara özgü, kıvırcık kara saçları özel olarak yağlanmış gibi görünüyordu. Kısık gözlerindeki ışık, baktığı herşeyi delip geçecek izlenimi veriyordu. Onu beklerken ustalar, kaptanın denizdeki hünerleri ve özellikle de, sislere bürünmüş adaların herbirisinin kendine özgü siluetlerini ve belirgin işaretlerini bu gözlerle görüp, yanından geçmekte oldukları bir adanın hangisi olduğunu belirleyebildiğini yineleyerek, onun hakkında herkesin bildiği söylenceleri birbirlerine anlatıyorlardı. Kızık baş usta kaptanı büyük bir içtenlikle karşıladı ve işliğe götürdü. İçlerine çesitli kokular içeren yağlar doldurularak ve tıkaçları sıkıca kapatılarak yolculuğa hazırlanmış tüm üretim, cinslerine göre geniş ve uzun tezgah üzerine dizilmişti. Kaptanla birlikte herşey tekrar sayıldı ve iki liste hazırlandı. Listede yazılı, benim ve fildişi benzerimin dışında her ürünün karşısına bir değer not edildi. Bu değerler altalta yazıldı, genel toplam alındı. Usta bu değeri istiyordu ve bu değerin onda biri kaptanın hakkı olacaktı. Ürünleri daha yüksek bir değerden satabilirse, bu fark da kaptana kalacaktı. Ondan alacağı mallar yükte hafif, pahada ağır cinstendi. İsterse kaptan boş kalacak ambarı, kendi hesabına şarap, zeytinyağı, kuru incir, ceviz, badem gibi yiyecek ve içeceklerle doldurabilir, bunları yolda uğrayacağı limanlarda satabilirdi. Ancak, yarışmalara katılacak soyluların bazılarının erken gelebileceklerini varsayarak oyunlar haftasından iki hafta önce Olympia’ya varıp, herkesin görebileceği bir yerde sergisini erkenden açmalıydı. Ustanın yükü, ambarda yüksek bir yere yerleştirilmeli, sintine suyundan zarar görmemeliydi. Olympia’da satılamayan malları için, dönüş yolunda uğrayacakları adalarda şans tekrar denenmeliydi. Burada, kaptan söz aldı. Olympia oyunlarından sonra Mytilene’ye götürmek üzere baba oğul iki yolcusu olduğunu, oradaki okulda eğitim gören, artık evlenme çağına gelmiş kızlarına soylu bir aileden talip çıktığını, kızı da alıp buraya döneceklerini, yakında düğün yapacaklarını, dolayısıyla yol üzerindeki adalara uğramaktansa, satılmayan malları, zenginliği ve soyluları ile ünlü Lesbos adasındaki Mytilene’de pazarlamanın daha uygun olacağını, önerdi. Böyle anlaştılar usta ile kaptan. Yolculuğun kazasız ve belasız geçmesinde, tanrıları da yanlarında tutmak isteyen usta, ayrı bir kutu içinde iki aryballos verdi kaptana ve bunları, üzerlerinde yazılı adreslere vermesini rica etti. Birinin üzerinde “Ben Olympialı Zeus’un kutsal malıyım. Beni falanca oğlu filanca usta yaptı ve tanrıya adadı.” diğerinin üzerinde ise “Ben Olympialı Hera’nın kutsal malıyım. Beni falanca oğlu filanca usta yaptı ve tanrıya adadı” yazıları vardı. Sonra kaptanı bir kenara çekti ve: “Bak kaptan, senin de dikkatini çekti, beni uyarmak istediğini farkettim. Listede en sonda duran iki vazoya bilinçli olarak değer koymadım resim 05. Onlara, sanat anlayışıma göre iki ayrı kişilik verdiğimi sanıyorum. Birisi, sürekli sevgiler yayan, koruyucu, anaç yapılı bir kadını, diğeri de sevgi ile birlikte insan içinde endişeler, gizler uyandıran, duyguları dalgalı bir kadını simgeliyor, bana göre. Senden ricam bu iki vazoyu hangi değere olursa olsun, onları ısrarla satın almak isteyen kişilere sat. Ancak satın alanlar kimler ve nasıl birer kişiliğe sahipler, onu araştır. Sonra da, dönüşünde limandaki şarapevinde, çeyrek amphora Khios şarabının başında bana anlat, edindiğin bilgileri. Unutma, bu, bunca yıl sonra benim sanatım hakkında kendimle yapmaya cesaret edebildiğim bir hesaplaşmadır.” dedi. Sonra çocukların değerli Khios şarabı ile doldurdukları ikişer sürahiyi alıp, ağır adımlarla tepeye çıktılar. Önce yolculuğun kazasız geçmesini dileyerek denizlerin koruyucu tanrısı Poseidon Soter’in sunağındaki deliğe döktüler ellerindeki sürahilerden şarabın yarısını. Sonra da, bu başarılı ürünlerin ortaya çıkışında destek veren tanrı kadın Athena Ergane’ye teşekkür ettiler, ondan satışlarda da desteğini esirgememesini dilediler ve sunağındaki deliğe döktüler şarabın kalan yarısını.

İçlerimizdeki kokular biribirlerine karışmasın diye, tek tek deri torbalara konduk, samanlarla desteklenerek sandıklara yerleştirildik ve kapaklar üzerimize kapandı. Olympia yönündeki yolculuğum karanlıkta geçti. Hiçbir şey göremedim. Ancak bodoslamadan gelen su şıpırtıları, arada bir denize bırakılan çıpanın çıkardığı sesi, güvertedeki koşuşturmaları duyabiliyordum. Ambara inen gemicilerin yataklarına çekildikleri sırada biribirleri ile konuşmalarından, hangi adanın önünden geçtiğimizi, nerede çıpa attığımızı, hangi rüzgarı beklemekte olduğumuzu duyuyordum. Onlar da hemen uykuya dalıp, fazla konuşmuyorlardı. Böyle kırıntı haberlerle geçti yolculuk.

Gün ışığını tekrar gördüğümde, üzeri kalın bir bezle çatı gibi örtülmüş bir yerdeydim. Uzakta tapınakları gördüm resim 12. Önümüzde de, seyircilerin oturacakları yerler toprak yığılarak şekillendirilmiş bir stadion duruyordu. Hepimizi iki direk arasında gerilmiş iplere asmışlardı. İçimizdeki kokuları etrafa yayıp bekleşiyorduk. Tezgahın önü kalabalıktı. İonialı falanca ustanın İonia kokan aryballos’ları bu yıl da gelmiş diyorlardı. Ustanın taş sanatındaki inceliklerini Mısır’da, kuyumculuk bilgilerini de altını bol Lydia’da öğrendiğini tekrar ediyorlardı. Böyle bir ustanın beni de şekillendirmiş olmasından gurur duyuyordum. Arkadaki yol üzerinde krallar, prensler dört atlı arabaları, atları ile caka satıyorlardı. Genç atletler ciritlerini omuzlarına dayamışlar, disk atanlar diskleri, uzun atlayıcılar ağırlıkları ellerinde, gelip tezgahın başında toplanıyor, vazo seçiyor, pazarlık ediyor ve genelde kaptanın kendisine de fazladan birşeyler kalacak değerlerde satın alıyorlardı. Krallar pazarlık etmiyor, birkaç tane birden edinmek istiyorlardı. Bu sayıdaki insanı birarada ilk kez görüyordum. Son gün, yeni gelişmekte olan bir delikanlı koşarak geldi. Başında zeytin dalı çelengi vardı. Gençler için düzenlenen diaulos koşusunun birincisi olmuş. Bu başarısından dolayı hep konuşmak istiyordu. Sparta’dan geldiğini, çelengini oradaki ünlü tanrı kadın Artemis Ortheia’ya adadığını, bizden kadın başlı aryballoslardan annesine en çok benzeyen bir tanesini satın almak istediğini, hasta yatan annesini iyileştirmesi için onu da tanrı kadına adayacağını, benzerlikten dolayı tanrının annesini hemen tanıması gerektiğini söylüyordu. Kaptan, ustanın hep kulağında asılı duran sözlerini hatırladı ve benimle fildişi vazoyu ipten indirdi, onun önüne koydu. Delikanlı önce hala ipte asılı duranlara tek tek, sonra ikimize dikkatlice baktı, daha sonra da fildişi vazoyu eline aldı, içindeki kokuyu kokladı ve “Bunu istiyorum. En çok bu benziyor anneme.” dedi. Kaptan delikanlının bu vazoyu ne denli istediğini sınamak istedi. Olmadık bir değer söyledi. Delikanlı ağlamaklı oldu, elinde tuttuğu deri keseden tezgahın üstüne altın ve elektron parçalar döktü. “Bütün varlığım bu. Bunlar yetmez mi? Dönüş paramı da arkadaşlarımdan alırım” dedi. Kaptan razı oldu, vazoyu verdi, metal parçaları aldı, içinden büyük bir parçayı ayırdı ve ona verdi, dönüş parası olarak. Geriye kalanları saydı, üzerine birkaç satır yazdığı deri parçası ile birlikte ayrı bir keseye koydu. Oyunlar da, satışlar da bitmişti. Herkes yurtlarına geri dönmeye başladı. Beni kimse satın almamıştı. Ustama kızdım, beni bu denli itici yaptığı için. Kazançlı bir hafta oldu kaptana göre. Ancak elinde hala satılmamış mal vardı. Bunları da Mytilene’ye saklayalım dedi. Adamlarının tezgahı ve malları toplamalarını istedi. Bu arada, oyunları seyreden Mytilene yolcusu baba oğul da geldiler tezgahın yanına. Kaptan satış kayıtlarına bakarak, tanrıların adakları hakettiklerini düşündü ve bir koşuda ustanın kendisine verdiği, üzerleri yazılı iki aryballos’u adreslerine bırakıp döndü. Sandıklar kapatıldı. Yine karanlığa gömülmüştüm. Yine bodoslamadan gelen su şıpırtıları, arada bir denize bırakılan çıpanın çıkardığı ses, güvertedeki koşuşturmalar, yataklarına çekilen gemicilerin kısa konuşmaları. Bilgi kırıntıları.

Deri torbadan çıkarıldığımda, denize bitişik kumsalda kurulmuş tezgahın üzerinde satılmamış diğer aryballoslarla birlikte duruyordum. Arkamızda kaptanın koca gemisi, kentin Maloeis de denilen kuzeydeki büyük limanı. Önümüzde kumsal, yukarıya tırmanan bir yol, ve onun ucunda, bir tepenin üzerinde, sahnesini denizin oluşturduğu bir tiyatroya benzeyen ve Lesbos adasının hemen doğu kenarında, büyük adadan Euripos adlı doğal ve dar bir kanalla ayrılan, küçük adası üzerinde Mytilene adıyla anılan kent resim 8. İnsan, bu kentin içinden denizin tümünü ve doğudaki büyük ve ormanlarla kaplı kıtayı, denizden de onun içinin tümünü görebilir. İşte böyle bir yerde kurulmuştu bu kent. Bütün adalıların değişmez bir özelligi olarak, Mytilene insanları da, gemiyi daha çok uzaklardan görmüş, “kimleri getiriyor? kimleri götürecek? neler getiriyor? neler götürecek?” sorularının yanıtlarını almak üzere küçük kümeler halinde yokuş yoldan aşağıya iniyorlardı. Baba kızına, oğlu da kardeşine bir an önce kavuşmak için, kentin yanıbaşında ve koru şeklinde bitkilendirilmiş büyük bahçe içindeki kızlar okuluna doğru sabırsızlıkla yokuş yolu tırmanmaya başlamışlardı. Kaptanın, bu sefere ilk olarak katılan gemicilere anlattıklarından duyduğuma göre, bu okulu Sappho adlı saygın bir kadın ozan yönetirmiş. Ünü bütün Lesbos’a yayıldığı gibi, Mısır’a dek denizaşırı ülkelerde de tanırlarmış onu. Karia’dan, İonia’dan, Aiollerin oturdukları bölgelerden, Lydia’dan, bu denizdeki adalardan gelen soylu ailelerin genç kızları ile dolar, boşalırmış okulu. Boşalma dediğim, burada eğitilen kızların nasipleri açık olurmuş. Evlenme çağına geldiklerinde, soylu ailelerin genç erkekleri, genç prensler aday olurlarmış, bu kızlarla evlenmek için. Eğitimde, müzik, şiir ve akıl önde tutulurmuş. İncelik, bilgi, güzellik, ritim, hoş duygular ve çekiçi olmakla donatırmış eğittiği kızları. Bu arada ölçünün de kaçırılmamasına özenle dikkat edilirmiş. Okulda bir yerde “ölçülü güzelliğin hayranıyız” yazısı varmış. Eğitmenin kendisi artık orta yaşlarda, esmer, çıtı pıtı biriymiş. Çok zevkliymiş. Giyimi, hareketleri ve yürüyüşü ile dikkati üzerine çekermis. Ama gözleri herşeyden önde gelirmiş. Göz kapaklarının altından bakan, buğulu gibi görünen gözlermiş bunlar. Konuşurken ayırmazmış gözlerini karşısındaki insanın gözlerinden. Karşısındaki, gözlerinin içinde onun gözlerini gördüğünde, bu gözlerin sahibi olan kadının kendisinin sanki başka bir yerlerde olduğunu, ya da içinde bulunduğu bu anı, aklında şiirselleştirmekte olduğunu sanırmış. Kaptan onunla çok karşılaşmış. Her seferinde gemiye yakın kumsalda açılan sergiye, eğittiği kızlarla birlikte gelir, kaptanın getirdikleri arasında hoşlarına gidenleri gülerek, şakalaşarak satın alırlar ve şarkılar söyleyerek okula dönerlermiş. Ölçüyü kaçırdıklarını hiç görmemiş.

Kentten gelenler gemiye ulaşmıştı. Kaptan, bu yolculukta Mytilene son liman olduğu için, ambardaki bütün eşyalarla oluşturduğu serginin başına geçti. Biz, içlerimiz koku dolu aryballos’lar baş köşede duruyorduk. Pazarlıklar, sorular, yanıtlar, para keseleri, satın alınananlar, alınamayanlar şeklinde başladı alış veriş işleri. Bu arada, kentten aşağıya inen yolda bir kalabalık daha belirdi. Kaptan bu yeni gelenleri tanıdı, her seferinde olduğu gibi, Sappho ve ögrencileri geliyordu. Her zamanki gibi yine neşeliydiler. Büyük alay, hep bir ağızdan düğün öncesi söylenen bir prothalamion şarkısı tutturmuşlardı.

Alayın ortasında önde, genç bir kızla sarmaş dolaş olmuş orta yaştaki kadın, kaptanın tanımlamalarına göre Sappho olmalıydı. Diğer kızlar yeni doğmuş ay gibi etraflarını sarmışlardı. Bu sarılmada bir düzen ve belki de bir anlam vardı. Baba ve oğlu, alayın içine karışmamışlardı, ya da karıştırılmamışlardı. Serginin önüne geldiler, şarkılarını bitirdiler ve diğer insanların sevgi dolu bakışlarla geriye çekilmelerinden sonra tezgahlara yaklaştılar.

Sappho herşeye bakıyordu, özellikle de kumaşlara, şallara, kemerlere, ayakkabılara. Büyük bir merakla, hangi malın, nereden geldiğini kibarca soruyor, ögreniyordu. Kızlar da eğitmenlerine öykünüyorlardi; besbelli bu alış veriş sahnesi de eğitimin bir parçasıydı. Sonra da, değerli takılarla birarada tutulan biz, aryballoslara geldi sıra. Gözleri bana takıldı kaldı. O beni inceliyor, ben de onun ayrıntılarına bakıyordum. Kaptan yaman bir gözlemciydi. Öyle de olması gerekir bence. O uçsuz bucaksız denizde, kayalara, tepelere, yıldızlara, körfezlere, yalnız duran tek ağaçlara ya da evlere bakıp da onları göremezse, belleğine yerleştiremezse, nasıl bulabilir gitmek istediği yeri, her seferinde doğru olarak. Kadını doğru tanımlamıştı, ancak bir ayrıntıya değinmemişti, belki de bunu bilerek atlamıştı. Gözlerin tanımı yerindeydi. Dumanlı koyu renkli gözler, göz kapaklarının altından bakıyordu. Işıltılarında derinlik ve şiirsellik hemen kendisini belli ediyordu. Ama, gözlerinin altındaki, göz pınarlarından çıkıp yanaklara doğru uzanmak isteyen, ancak göz bebeği hizasında görünmez olan koyu renkli gölge, orta yaşlardaki bu kadının tüm kişiliğini yansıtıyordu. Bir yandan özgürce yaşadığı gençliği, müzik, dans, şiir alanlarındaki eğitimi, çılgınlıkları ve tutkuları, diğer yandan da son yıllarda üzerine çöken doygunluk ve bunun sonucu oluşan olgunluk yan yana okunuyordu bu gölgeli alanda resim 9. Bu olgunluk döneminde gelişen paylaşma duygusu ile kurmuş olmalı bu okulu. Tek başına, kavgasını vererek kazandığı özgür ancak ölçüyü kaçırmayan değerleri, çocukluktan çıkıp kadınlığa doğru yürüyen genç kızlarla paylaşmak istiyordu, anlaşılan. Konuşmalardan duyduğuma göre, bunu geçimini sağlamak için yapmasına gerek yoktu, çünkü o soylu ve zengin bir ailenin çocuğuydu. Bu özellikler belki de Lesbos adasının insanlarında yoğundur. Bu adada Sappho’nunkine benzeyen başka kız okulları da varmış, ama en ünlüsü, ünü bütün Ege Denizi’ne ve komşu ülkelere yayılmış olanı Sappho’nunkiymiş resim 10.

Sappho hala karşımda duruyordu. Başını çevirmeden, kibarca sordu “Kaptan, söyler misiniz, hangi sanatçı yaptı bu vazoyu? Yoksa, sanatını Mısır’da ve Lydia’da ögrenmis sizin kentinizdeki o usta mı?” Ben içimden “Evet, o kızık baş usta” dedim. Kaptan ise “Evet o” dedi. “Peki ama, nasıl anladı benim bu vazoyu beğeneceğimi? Bu sanki benim için özel yapılmış gibi, görünüyor.” Doğrucu olmak isteyen kaptan “Sizin için özel yaptığını sanmıyorum. Olympia’daki oyunlar için hazırladığı parçalardan birisi. Orada kimse satın almaya cesaret edemedi onu. Ben de yolcularımı buraya getirmişken, eldeki mallarla birlikte onu da pazarlayayım dedim. Ancak şunu size açıklamalıyım. O usta sizi şiirlerinizden tanıyor. Her seferinde, bizim orada, limandaki şarapevinde biraraya geldiğimizde, şarapla keyfi de yerine gelince, kaybolur kızıklığı, bana şiirlerinizi okumaya başlar.” diyerek, istemeden ustanın gizini açıklayıverdi. “Anlaşıldı, ama yine de ilginç” dedi Sappho ve şöyle tamamladı cümlesini “Birbirimizi hiç görmemiş olmamıza karşın, ben onu, altınlı ve gümüşlü yontularına yüklediği duygularından, o da beni şiirlerime yansıttığım duygularımdan tanıyor, hem de çok yakından,” ve ekledi “anlaşılan bu adam, yaşı geçmekte olan bu kadına aşık.” Sonra da ölçülü ol ilkesi geldi aklına ve konuşmayı daha fazla sürdürmedi. Kaptanla ustamın son konuşmalarını hatırladım ve içimden “Bizim ustanın kendi sanatı ile hesaplaşması böylece tamamlanmış oldu” dedim. Benim ile birlikte ipekten örülmüş erguvan renkli ince bir kuşak aldı. Değerlerini sordu, hizmetçisi arkalardan koştu geldi, ödemeyi yaptı, beni ve kuşağı elindeki küçük, süslü sepete koydu. Kaptan bu satışın yalnızca değerini, listesindeki boşluğa yazmakla yetindi. Satın alanın kişiliğini yazmasına hiç gerek yoktu, çünkü o Sappho’ydu. Kızlar da gönüllerine göre birşeyler aldılar bu arada. İki gün sonra, yolculuğun başlayacağı şafak vakti buluşmak üzere sözleştiler. Alay aynı düzende yokuşu tırmanmaya başladı. Bu arada başka bir prothalamion şarkısı söylüyorlardı. Baba ile oğlu da geceyi geçirmek için kendilerine bir konuk evi aramak ve kenti gezmek için yokuşu tırmanmaya başladılar, alayın arkasından.

Ağaçlarla, çimenlerle ve çiçeklerle kaplı geniş bahçe içine serpiştirilmiş ve güzel döşenmiş yapılarda oturan genç kızlar beni elden ele dolaştırdılar, her tarafımı iyice incelediler, uzaktan baktılar, yakından baktılar, kokladılar, sözüm ona yanaklarımı öptüler. Sonuçta beni iyice şımarttılar. Bu denli sıkıştırılmaktan biraz sıkılmıştım, ama bana böyle ilgi gösterilmesi hoşuma da gidiyordu. İşte o zaman konuşma isteği doğmuştu içimde. Sonra beni Sappho’nun tek olarak kaldığı eve getirdiler ve ona teslim ettiler. Beni, kenarında oturmakta olduğu masanın karşı ucuna yerleştirdi ve uzun uzun baktı. Sonra elinde tuttuğu erguvan renkli ipek kuşağın üzerine ince gümüş telle birşeyler işlemeye başladı. Bu işi ağır yapıyordu. Ara veriyor, bana bakıyor, mırıldanıyor, tekrar işliyordu. En sonunda başını işten kaldırdı ve işlediklerini okumaya başladı. Atladığım bir dize yoksa, kuşağın üzerine şunları yazmıştı:

Mutlu damat! Uzun zamandır hayal ettiğin

düğün gerçekleşiyor gördüğün gibi;

özlediğin bu güzel yüz, bu ışıklı gözler ile birlikte,

seninle olacak bundan böyle

bu yanakları sevgi dolu genç kız,

[içten söylenmiş bir epithalamion’un ardından.]

Sonra paylaşacaksınız bütün güzellikleri, [ama acıları da.]

Aphrodite böyle ödüllendirmek istedi seni [ve gelini.]

 

Sonra da bu yazılı kuşağı ensemdeki tutamaktan geçirdi ve iki ucunu birbirine bağladı.

O çok çabuk geçen iki günde gördüğüm yoğun ilgiden başım dönmüştü. Yolculuk günü sabahı, gün doğmadan herkes ayaktaydı. Dünkü şarkılardan, gülüşmelerden eser kalmamıştı. Ortada hüzünlü bir hava vardı. Kentten çağırılan taşıyıcılar bir kenarda, taşıyacakları sandıkların başlarında sessizce bekliyorlardı. Kızlar birbirlerine sarılıp ağlaşıyorlar, dönüp dönüp gelin adayı İonialı kıza sarılıyorlardı, onun ağlamasına katılıyorlardı. Sappho o sabah, şiirlerinde bir pınardan fışkıran su gibi kendisini gösteren duygularını, açığa vurmamaya özen gösteriyordu. Kızın yanına geldi, diğer kızlar biraz geriye çekildiler. Kıza sarıldı, yanaklarından öptü, saçlarını okşadı ve kokladı. Konuşmadı. Bu onun kızla vedalaşmasıydı. Taşıyıcılara işaret etti, onlar da sandıkları yüklendiler ve yürüyüş için hazırlanan kızlar alayından önce, yola çıktılar. Kızlar yürüyüş düzenlerini oluşturdular, ayrılan gelinin baba evinde kalan yakınları tarafından söylenen tarzda, hüzünlü bir prothalamion şarkısına başladılar ve limana doğru ilerlediler. Limana geldiklerinde sandıklar gemiye yüklenmişti. Kızın babası ve erkek kardeşi, kaptanla birlikte gemide, dümenlerin arasında kızı bekliyorlardı.

Gemi büyük limanın kuzey ucunda, burnu güneye bakar durumda, kumsal kıyıya yakın, durgun sularda bekliyordu. Yeni boyanmış, bu arada da yıkanmış ve temizlenmiş geminin görüntüsü, bütün donanımıyla birlikte durgun suyun yüzeyinde tepe takla duruyordu. Mahmuz gibi öne çıkan enli baş bodoslama, karina ve arka bodoslama bir bütün olarak, üzerlerine boydan boya çakılmış tunç bir kuşakla güçlendirilmişti. Baş bodoslamanın iki yanına gövde üzerine iri birer mavi göz çizilmiş ve boyanmıştı. Gövde üzerinde, her iki bordasındaki kuşaklarda atlayan yunus balıkları resimleri vardı. Güvertenin kenarlarına çift çift çakılmış, uçları çatal direklerin arasına yerleştirilmiş sekiz uzun, enli kürek, kullanılmadıkları zaman küpeşte yerine geçiyorlardı. Arka bodoslamanın iki yanında enli büyük dümen kanatları suyun derinliklerine dek iniyordu. Geminin ortadaki kalın tek direğinin ucuna, üzerine yelkenin sarıldığı yatay seren direği bağlıydı. Kumsala düzgünce yerleştirilmiş taşlar ile gemi arasında köprü görevi üstlenen ahşap pasarella hazırdı resim 11.

Alay kumsalda, geminin önünde durdu. Sappho kızın elinden tuttu, birlikte güverteye çıktılar. Ozan kadın, belindeki geniş kuşağına asılı olduğum yerden beni aldı, kızın boynundan geçirdi ve ona şöyle dedi: “Yolun ve bahtın açık olsun, beni unutma. Sana düğün hediyesi olarak verdiğim ve benim kişiliğime çok benzeyen bu küçük vazo sana beni hatırlatsın.” Sonra eğilip kulağına “Bak güzel kızım, evlilik kadınlar için heyecanlar üzerine kurulmuş bir sanattır. Heyecan durağan olmamalıdır. Ona özen gösterilmelidir. Heyecanlar yenilenmelidir, hep taze tutulmalıdır. Böyle davranan bir kadın, erkeği için vazgeçilmez olur. Bunları unutma” dedi. Kızı tekrar yanaklarından öptü, saçlarını okşadı ve kokladı. Arkasına bakmadan merdivenden aşağıya kumsala indi, genç kızların arasına karıştı.

Kız, babası ve kardeşi ile arkada, dümencilerin yakınında duruyor ve kumsaldaki arkadaşları ile Sappho’ya bakıyordu. Kaptan son bir kez yiyeceklerin ve su küplerinin tam ve kusursuz olup olmadıklarını, ambarda herşeyin bağlı olup olmadığını sordu, olumlu yanıtları aldıktan sonra, alışılagelmiş işareti verdi. Aynı anda pasarella güverteye alındı, arka palamar çözüldü, dört gemici çıpa halatını hızla çekmeye başladılar, gemi de çıpanın bırakıldığı yere doğru ilerlemeye başladı. Diğer iki gemici orta direğe tırmanıp serene bağlanmış yelkeni çözdüler, yelken bezi iki ucundaki uzun iskota ipleri ile birlikte kuzey rüzgarına kapılıp dalgalanmaya bırakıldı. Gemi açığa bırakılmış çıpanın üzerine gelince, çıpa hızla çekilip bodoslamanın yanında askıya alındı. Kaptan güvertede dolanıp duran iskota iplerini yakaladı ve iki taraftaki makaralardan geçirdi. Sağdaki ipi biraz çekti, diğer ipi uzunca bıraktı. Yelken, bezin gerilme sesini bekledi ve sonra da rüzgarla doldu. Gemi hem ileri hem de sağ yana doğru gitmek istiyordu, o sırada iki dümenci dümen kollarına sarıldılar ve onları uygun konuma getirdiler. Gemi şimdi yana kaymayı bıraktı, güneydoğuya doğru dümdüz ve bodoslamaya tırmanmak isteyip de bunu başaramayan suların tekrar denize düşmesinin neden olduğu şıpırtıların dışında hiç ses çıkarmadan hızla ilerlemeye başladı. Az sonra geniş ve güneydoğuya doğru uzayıp giden birinci boğazın ortasına geldik. Kız Mytilene limanı gözden kayboluncaya dek geminin arkasında kaldı, sonra geminin başındaki kaptan kamarasının yanından güneye, ülkesini kuşatan denizlere ve dağlara bakmaya başladı.

Kaptan, Arginousai adalarını tanıyıp, onların önüne gelince dört yöne baktı. Beklediği kerteriz işaretlerini gördükten sonra sağdaki iskota ipini biraz saldı. Diğer ipi çekti ve küpeştedeki makaralardan geçirip onları iki kenarda güverteye çakilmis bakır halkalara bağladı. Gemi burnunu yavaşça tam güneye çevirdi, şimdi Pitane, Phokaia, Khios adası arasındaki rüzgarı bol ikinci boğaza doğru ilerliyordu. Sert kuzey rüzgarını tam arkadan alıyorduk. Yelken bir tulum gibi tümüyle şişti. Gemi arkadan gelen büyük dalgalarla yarışıyordu sanki. Ancak ağırlığı, yelkenin güvenlikten dolayı gövdeye göre küçük tutulması nedenleri ile dalgalar yetişiyor, geminin arkasını kaldırıyor, burnunu suya batırmaya çalisiyor, dümen kanatları boşta kalıyor, denetimsiz kalan geminin arka bodoslaması bir sağa bir sola kayıyordu; bu da ona ağır ve geniş adımlarla yürürken kalçalarını özgürce hareket ettiren neşeli bir kadın görünümü veriyordu. Arka bodoslamaya yetişen dalga öne geçiyor, bu kez de baş bodoslamayı havaya kaldırıyor, bu sonucu olarak, arka bodoslama dümen kanatları ile birlikte suya gömülüyordu. Bunu fırsat bilen dümenciler dümenlerinin konumlarını düzeltip, geminin burnunu Phokaia’yı belirleyen beyaz kayalıklara doğru tutuyorlardı. Güvertede, yelken direğinin önünde, bir post üzerinde oturan kaptan sakin bir şekilde, uzaklara bakıyor Melaina Akra’nın Mimas’ın doruğuna yaklaşıyormuş gibi görünmemesine dikkat ediyordu. Phokaia’ya yaklaşırken bu iki kerteriz, birbirinden uzaklaşıyorlarmış gibi görünmeliymişler. Niyeti, Phokaia körfezini kuzey ve güneyden kuşatan kayalıkları yakından geçmek ve bu aşamada iken Drymoussa adasının burnunu görmekmiş. Böylece kuzey rüzgarından en verimli şekilde yararlanmak istiyormuş. Phokaia önlerine gelince aradığı burun tam önünde göründü. Şimdi Melaina Akra ile Mimas’ın doruğu birbirlerine en uzak konumda duruyorlardı. Kaptan kalktı, sağ iskota ipini biraz çekti, diğerini biraz saldı. Seren direği güverteye göre hafif çapraz duruma geldi. Yelken bezi biraz çalkalandi, dümenciler buna uygun rotayı hemen belirlediler, yelken tekrar şişti. Şimdi rüzgarı sol arkadan alıyorduk. Geminin biraz yavaşladığını hissettik. Drymoussa adasının doğu sahiline koşut gidiyorduk. Karşı sahilde suları ve kuşları bol Leukai’nin üç tepesi görülüyordu. Küçük adaların arasından geçtik. Kaptan ayağa kalktı, kamarasının üzerine çıktı, her zaman yaptığı gibi kentin batıdaki küçük körfezine giriyordu. Dümencilere birkaç işaret verdi. Rota bu işaretlere göre ayarlandı. Gemiciler koştular, çıpayı kaldırdılar, beklediler ve kaptanın işareti üzerine denize attılar. Halatı yavaş yavaş saldılar, sonra baştaki babaya doladılar. Hızla gelen geminin baş bodoslaması birden durdu. Bu arada iki gemici de iskota iplerini çözdüler ve yelkeni seren direğine bağladılar. Gemi baş bodoslamayı merkez kabul edip, onun etrafında yarım çember çizdi, dümen kanatları karaya yaklaştı. Baştaki çıpa halatı biraz salındı, dümen tarafından karaya bir halat atıldı. Karada, aralarında kızın yakınlarının da bulunduğu gemiyi bekleyenlerden iki kişi halatı kapıp çektiler, gemi karaya yeterince yaklaştığında, halatı kumsala çakilmis ahşap direğe bağladılar. Geminin başındaki gemiciler de çıpa halatının boşluğunu alıp, sıkıca bağladılar. Böylece gemi, burnu açık denize doğru, yeni bir yolculuğa çıkacağı güne hazır olarak dinlenmeye çekildi. Yolculuk bitmişti. Pasarella düzgün dizilmiş taşlara yaslandı. Babası ve kardeşinin eşliğinde aşağıya inen kız, kumsalda bekleyen annesinin boynuna sarıldı. Her ikisi de ağlıyordu. Bir süre böyle kaldılar. Sonra kız kendini toparladı, diğer iki kardeşine ve dadısına sarıldı. Gözlerim, kumsalda bekleşen kalabalığın biraz ötesinde, tek başına beklemekte olan kızık ustaya takıldı. Onun torna tezgahında hissettiğim yangılar kapladı gövdemi. O da beni gördü ve tanıdı. Yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. Olympia’ya gönderdiği ve özel duygular yüklediğini sandığı bu vazo, dönüp, dolaşıp tekrar karşısında duruyordu, hem de çok genç bir kadının boynunda asılı olarak. Bu işte bir yanlışlık var diye düşündü ve kaptana baktı. Kaptan durumu anlamıştı. Ustaya başı ve eli ile, bu konuyu limandaki şarapevinde konuşalım der gibi bir işaret yaptı. Ustanın kumsaldan ayrıldığını, gemicilerine çesitli işler üzerine emirler veren kaptanın da arkasından yürümeye başladığını gördüm en son. Benim aklım, kaptanın bu durumu ustaya nasıl anlatacağına ve ustanın da onun anlattıklarını nasıl anlayacağına takılmıştı. Şu anda onların yanında olup, bu durumu değerlendirmelerini izlemek, gerektiği yerlerde de, ne de olsa Sappho’nun evinde kalmış birisi olarak söze karışmak isterdim. Bu iş Sappho’nun ustaya oynadığı bir oyunun parçası mıydı? Yoksa unutulmaktan korkan ozan, insan üzerinde uyandırdığı etkiler nedeniyle kendisine benzeyen bu vazoyu, hiç bir art düşüncesi olmadan bir suret gibi armağan ederek, genç ögrencisi tarafından her an anılmak mı istemişti? Bu soruların olası yanıtları ile uğraşıp dururken, ailenin oluşturduğu alay önde, sandıkları taşıyan atlı araba arkada, kentin limana yakın sokaklarından birinin içine girmiştik bile.

İnsanlar ve araba birbirlerini düzgün açılarla kesen sokaklardan birinde, geniş bahçeli bir evin önünde durdu. Evin konut bölümüne küçük, bahçeye de çift kanatlı büyük kapıdan giriliyordı. Etrafıma baktım, bütün evler ve bahçeler aynı büyüklükte ve birbirlerine benziyorlardı. Sokağın her iki yanına düzgün olarak dizilmişlerdi. Araba ve insanlar büyük kapıdan bahçeye girdiler. Ev, bahçe etrafına dizilmiş dört bölümden oluşuyordu. Arsanın dar kuzey sınırına bitişik konut bölümü yerleştirilmişti. Sırtını kuzeye dönmüş, korunaklı, iki katlı, büyük bir yapıydı. Etrafa bakındım, diğer evlerin hepsi de sırtlarını kuzeye dönmüşlerdi. Öyle anlaşılıyor ki, bu kentin bütün insanları, doğanın sunduğu bir nimetten eşit şekilde yararlanıyorlardı. Bu ortak paylaşmayı arsaların boyutlarında, evlerin planlarında da görmüştüm. Bahçenin ötesinde, konut bölümünün karşısındaki dar duvar önünde hayvanların barındığı ahırlar vardı. Uzun kenarlara, dadının, konukların, hizmetçilerin kaldığı odalar ve işlikler sıralanmıştı. Avlunun konuta yakın bir yerinde, yüksek ceviz ağacının altında çıkrıklı ve saz çatılı su kuyusu görülüyordu. Diğer uca doğru da üç zeytin ağacı vardı. Bir yandan çevresinin serinliğinden, diğer yandan da ağacın gölgesinden yararlanmak için kuyunun yanında yatan kara burunlu, beyaz büyük köpek, kapıdan giren kalabalığı görünce başını kaldırıp baktı. Bir yenilik olduğunu sezinledi. Ayağa kalktı, yavaş yavaş genç kıza doğru yürüdü, önünde durdu, ayaklarını, ellerini kokladı, beş yıl önce evden ayrılan kızı tanıdı. Garip sesler çıkararak etrafında döndü, kızın ellerini yaladı, kuyruğunu hızlı hızlı sallıyordu ve sıçramaya başladı. Bu sevinç hareketlerinin arkasından, her zaman yaptığı gibi genç kızın omuzlarına ayaklarını dayayıp arka ayakları üzerine yükselmek üzere sıçradığı anda etrafdakiler, kızı yere düşürmesini önlemek için onu tasmasından tuttular.

O gün komşuları ve yakınları ile ev doldu taştı. Herkes sevinçliydi, ya da en azından öyle görünmek istiyorlardı. Kızın arkadaşları da uğruyorlardı. Evlenmek üzere Lesbos’dan gelen arkadaşlarına imreniyorlar, sıranın kendilerine de gelmesini diliyorlardı. Sappho’dan ayrılmak, çalkantili deniz yolculuğu ve özel olarak yoğunlaştırılmış evdeki bu ilgi, onu yormuştu, yanakların rengi solmuştu. Akşam yemeğinden sonra, odasına çekilmek ve dinlenmek istedi. Ona eski odasını hazırlamışlardı. Fazla gösterişli olmayan, boş denecek gibi az eşyalı, ancak rahat bir odaydı. Hep bu odada kaldık onunla. Geceleri beni ipek kuşağımdan, yatağı taşıyan ahşap ayakların uzatılmasıyla oluşturulmuş başucundaki direklerden birisine, gündüzleri de, ya geniş gümüş kemerine, ya da boynuna asıyordu. Böylece hep onun yanında olabiliyordum. Bana özen gösteriyordu, beni arkadaşı gibi görüyordu. Öyle sanıyorum ki, bunda Sappho’nun bir armağanı olmamın büyük payı vardı. Genç yaşında yurdundan beş yıl ayrı kalmış bir kişinin, eski çevresine yabancılaşması da, bunda etkili olmuştur herhalde, diye düşünüyorum.

Ertesi gün, birkaç kız arkadaşı ile Aphrodite’nin sunağına gittik. Kızlar, kırlardan topladıkları çiçeklerle ördükleri taçları tanrı kadının sunağına bıraktılar. Herkes tek tek kendi dileğini tanrıya iletti. Hanımım genç kız da, kendisini sağ salim yurduna kavuşturduğu için ona teşekkür etti. Kırlarda dolaşırken, ekilip biçilebilen alanların, kentteki konut arsaları gibi birbirlerine eşit parçalara bölündüğünü gördüm. Bu bölgedeki bir kaya parçasından, bu kentte süslü püslü bir vazo haline getirilmiştim, ama uzak bir ülkedeki pazarda satılmak için yontulduğumdan, kentin bu özelliklerini görme fırsatım olmamıştı. Madem bundan böyle burada, hanımımın yanında kalacağım, ben de kendimi bu kentin bir bireyi olarak kabul etmeliyim ve kentimi öğrenmeliyim dedim kendi kendime. Bundan sonra da merakla bakmaya başladım çevreme, düzenli evlere ve sokaklara, sınırları eşit belirlenmiş tarlalara, ağaçlara, denizdeki adalara ve deniz kenarındaki garip toprak tepeye.

Babaları, akşam yemeğinden sonra aile bireylerinin, oikos denen büyük salonda toplanmalarını istedi. Hizmetçiler oikos’u çok sayıda yağ kandili ile aydınlattılar. Baba yanında karısı ile baş köşeye oturdu. Çocukları arkalıklı iskemlelerini, onların karşılarına sıraladılar. Genç kızın yaşlı dadısı da kızın arkasında yerini aldı. O da aileden sayılıyordu bu evde. Baba konuşmasına uzun bir girişle başladı. Ataları, önceki yurtlarındaki kargaşalardan dolayı, yerleşmek üzere yaklaşık dörtyüzelli yıl önce bu topraklara gelmişler. Onlar geldiğinde, buralarda kendi halinde az sayıda insan barış içinde yaşıyormuş. Onların izinleri ile bu topraklara yerleşmişler ve kısa zamanda birbirleri ile kaynaşmışlar. Bu verimli topraklarda, bu balığı bol denizlerde ve korunaklı bu yarımada üzerinde kurdukları kentte mutlu bir şekilde yaşamışlar. Bu mutlulukların kökü, ilk geldiklerinde kurdukları kentin içindeki araziyi eşit paylara bölmelerine ve bunları kura ile paylaşmalarına dayanıyormuş. Aynı eşit bölüşmeyi tarım yapılacak arazilerde de uygulamışlar. Kısacası, başlangıç eşitlik ilkesine dayandırılmış. Böylece yeni yurtlarını dışa karşı korumada, savunmaya katılmadığı zaman, her bir yurttaşın kendisinin de kaybedebileceği, komşularınkine eşit varlığı varmış. Bunun sonucu olarak da yurtlarının savunulmasında eşit katkıda bulunmak zorunda hissediyorlarmış kendilerini. Aralarında ya da komşuları ile olan sürtüşmeleri, uzlaşmazlıkları, yetişkin tüm yurttaşların bir tepenin yamacında toplanarak kurdukları meclislerde tartışır ve çözüm bulurlarmış. Taraflar meclisin bu kararlarına uymak zorundaymışlar.

Ancak, hem dedesinin, hem de babasının anlattıklarına göre, yirminci Olympia oyunları döneminde bu mutluluğu, doğudan gelen karabulutlar gölgelemeye başlamış. Doğudan, çok uzaklardan atlarının sırtında gelen ve Kimmerler denilen bir yabanıl ırk, bu kıtayı çekirge sürüsü gibi talan etmeye başlamış. Önce Frigya topraklarını, görkemli Gordion’u talan etmişler, yakıp yıkmışlar. Kral Midas yurdunun ve kentinin bu haline dayanamayıp kendi canına kıymış. Sonra sıra Lydia’ya gelmiş. Karısına hayran Kandaules’i öldürüp krallığı eline geçiren Gyges onlarla bir çok kez savaşmış ve bu savaşların birinde ölmüş. Onun yerine geçen oğlu Ardys devam etmiş savaşa. Bu arada, bütün İon kentleri de bu talandan ve yıkımdan nasiplerini almışlar. Herşey yakılmış, yıkılmış, soyulmuş. Bu saldırı bir kerelik de değilmiş. Saldırının geçtiğinin sanıldığı ve yaraların sarıldığı, birikimlerin yavaş yavaş artmaya başladığı bir zamanda, Kimmerler tekrar kentin duvarları önünde belirirler ve yeni bir talan başlarmış. Bu yabanıl insanların kaybedecekleri hiçbir şeyleri yokmuş. Ölmek bile onların gözünü korkutmazmış. Ölülerine bakıp, olsun varsın, o denli çoğuz ki, sağ kalanlar bize yeter derlermiş. Dedesinin ve babasının hayatlarının büyük kısmı bu insanlarla savaşmakla geçmiş.

    Babanın gençliğinde, İonia’da, Kimmerlerin neden olduğu fakirlik, açlık, hastalık, ölüm ve çaresizlik kol geziyormuş. Bunun üzerine, bu dertlere çare bulmak için meclisler bir çok kez toplanmış. Buldukları çarelerden biri, o sıralarda ülkesindeki parçalanmayı durdurmak ve Mısır’ı tekrar tek parça bir devlet yapmak isteyen kral Psammetikhos’un ordusuna paralı asker olarak katılmak ve böylece ekmek parasını kazanmakmış. Diğeri ise, daha önceleri oralara gitmiş Miletosluların bilgilerine dayanarak, kuzey Ege Denizi kıyılarında, boğazlarda ve Karadeniz kıyılarında, uygun olan yerlerde yedek kentler kurmak, gerektiğinde oralara kaçmakmış. Bu girişimler için kentte kendine güvenen kişiler iki gruba ayrılmışlar, akla yatkın bulunan her iki öneriyi de uygulamak için yollara düşmüşler.

   Psammetikhos, aralarında benim de bulunduğum paralı askerlerin güçleri ve bildikleri savaş hileleriyle düşmanlarına karşı büyük bir üstünlük göstermiş. Yurdundaki bütünlüğü, düzeni ve dirliği sağlamış. Bunun bir karşılığı olarak da, paralı askerlere bazı ayrıcalıklar tanımış. Nil Deltasında, onun belirlediği yerlerde kentler kurmalarına, ticaret ve tarım yapmalarına izin vermiş. Mısırlı kadınlarla evlenebilirler, ya da karılarını çocuklarını yurtlarından Mısır’a getirebilirlermiş, bunlara da izin vermiş. Ancak bu yerleşmelerin dışında kent kurmalarını yasaklamış. Nil’in deltadaki kollarının bazılarında yolculuk etmelerini de yasaklamış. Onlara Mısır yurttaşı olma hakkını  vermemiş. Baba ticareti seçmiş. Mısır ile İonia arasında otuz yıldır mal götürüp getiriyormuş. Kimmerlerin neden oldukları sıkıntıların içinden sıyrılmalarını ve bugünkü varlıklarını Kral Psammetikhos’a ve Mısır’a borçluymuşlar. Ama artık yaşlanmış olduğunu düşündüğünden bu ticareti daha ne kadar yapabileceğini bilemiyormuş.

    İçlerinden diğer grup gitmiş, Trakya sahillerinde, geniş ovalara sahip Abdera kentini ve Dardanos boğazında Kardia kentini kurmuş. İsteyen aileler oralara taşınmışlar, yerleşmişler ve yaşamlarını oralarda sürdürmüşler. Halkın bir bölümü de bir kaç aile birarada Miletoslulara katılıp, onlarla birlikte yeni yerleşimler kurmuşlar Karadeniz kıyılarında, oralarda oturmuşlar. Bir kaç aile de Phokaialılarla birlikte Akdenizin en uzak batısına, arkası bilinmeyen denizin başladığı yerlere taşınmışlar. Kızın ağabeyi de ticareti seçiyormuş, babasına anlattığına göre. Ancak ticaret işini Mısır ile yapmak istemiyormuş. O, Trakya sahillerindeki Abdera, Kardia ile Helle denizindeki yerleşimleri seçmiş kendisine. Kısacası Ege Denizi’nin kuzeyinden Karadeniz’in kuzeyindeki sahillere dek uzanan bölgedeki yeni kurulan kentlerle İonia arasında ticaret yapmak istiyormuş.

    Bütün bu girişimciliklerini, dünyaya açılabilme cesaretlerini, akılcılıklıklarına ve kaderlerine karşı gelmeyi, kendi topraklarında mutlu bir şekilde yaşarken, onları çaresizliklere iten Kimmerler denilen o yabanıl ırka borçluymuşlar. Kazandıkları bu özelliklerin yanısıra, şekilleri ve davranışları kendilerine benzeyen, ancak ölümsüz olan tanrılarıyla tartışmayı ve gerektiğinde, karşılarındaki seçeneklerden hangisinin onlar için daha yararlı olduğu konusunda tanrılarını da yanlarına çekebilmeyi öğrenmişler.      

    Kimmerlere en büyük darbeyi Gyges’in oğlu Ardys vurmuş, ama zaman zaman onları surlarımızın önünde gördüklerı de oluyormuş. Artık eskisi gibi kalabalık ve tehlikeli değillermiş. Biraz da birşeyler dilenmek ister gibi bir halleri varmış. Yine de tam sürülmemişlermiş bu kıtanın dışına. İşte bu işi Ardys’un oğlu Sadyattes tamamlamış. Bu ırkın son kalıntılarını da sürüp atmış bu topraklardan. Ama bu kral da, altını bol Lydia’nın gelirleri ile topladığı orduyu ne yapacağını şaşırmış olmalıymış, tutmuş Miletos’a saldırmış. Altmış yıllık Kimmer vahşetinden kendileri ile birlikte İonları da kurtaran Lydialılar, şimdi de onları yok etmeye çalışıyorlarmış. Miletos savaşı beş yıldır sürüyormuş. Buna savaş da denemezmiş. Sadyattes, her seferinde, ürün zamanı kentin önüne gelip, bu topraklar benim, kenti teslim edin diyormuş. İçerdekiler bunu yapamayacaklarını bildirince de, tüm tarlaları, ürünleri ile birlikte ateşe verip çekiliyormuş. Bir yandan uygarlaşmaya çalışan bir halkın kralı olan bu adamın, şimdi durduk yerde kendisini Kimmerlere benzetmek istemesinin ne anlama geldiğini kavrayamamışlar. Bu savaşlara oğlu, veliaht prens Alyattes de katılırmış. O babasından da sert bir kişiymiş. Bütün isteği, İon kentlerinin hepsini boyunduruğu altına almakmış. Demek oluyor ki, iki nesil Kimmerlerle uğraştıktan sonra, önümüzdeki iki nesil boyunca da yurdumuzun üzerinden karabulutlar eksik olmayacakmış. Bu nedenle toplanmışlar bu akşam. Gerektiğinde Kimmerlerden dolayı kazandığımız deneyimlerle, bu tehlikeyi de atlatacağımıza, ne kadar yıkıma uğrarsa uğrasın, dönüp dolaşıp tekrar buraya gelip, yurtlarını bayındır duruma getireceklerine inanıyorlarmış. Baba, yaklaşmakta olan zor dönemlerde ailesince uygulanmasını istediği planlarını o toplantı gecesinde açıklamak istiyormuş.

    Vazonun konuşmasında bir tedirginlik hisseder gibi olduğum anda sergievinin zilleri çalmaya başladı. Vazo, “bu hergün böyle” dedi ve konuşmasını kesti. Zil sesi ile birlikte iki görevli salona girdi. Bana biraz da garip bir şekilde bakarak, ziyaret saatinin bittiğini, kapıların kapanıp mühürleneceğini, yarın sabah saat dokuzda salonların tekrar açılacağını, o zaman gelebileceğimi, bildirdiler. Görevliler bana vazo ile konuşan bir deli derler de, yarınki görüşmemizde beni salonda yalnız bırakmazlar korkusu ile, o andan sonra vazo ile hiç konuşmadım. Camlı dolabın önünden ayrılırken “yarın görüşmek üzere” anlamına gelecek biçimde ona başımı salladım. Görevlilerle birlikte salondan çıkarken, vazonun yavaş yavaş ağıtına başladığını duydum. Kapılar kapandı, iki yerden kilitlendi. Kapı kanatlarındaki halkalardan ince bir tel geçirildi, telin iki ucu biraraya getirilip biraz büküldü, boşta kalan uçlarından iki delikli, yuvarlak bir kurşun parçası geçirildi, ellerindeki alet ile bu kurşun sıkıldı, telin halen boşta kalan iki ucu tekrar bir araya getirildi ve büküldü. Ellerindeki deftere, üç numaralı seramik eserler salonu saat onyedide kapatılmış, kilitlenmiş ve mühürlenmiştir diye yazdılar, tarih attılar ve imzaladılar. Vazo, geceyi geçirmek üzere kurallara uygun bir şekilde güvenlik altına alınmıştı. Ana kapıdan çıkarken, salonu güvenlik altına alan iki görevli, arkadaşlarına beni gösterip, kendi aralarında alçak sesle konuşmaya başladılar.

    Sorularım aklımda, ertesi gün erkenden sergievinin yolunu tuttum. Salona girdim, camlı dolabın önünde durdum, vazonun bulunduğu yerde, rengi belirsiz kumaşın üzerinde, gümüş renkli tozların ve kırıntıların oluşturduğu bir çember ve üzerine elle “falanca numaralı eser korunması ve onarımı yapılmak üzere, geçici bir süre için sergiden kaldırılmıştır” yazılmış küçük bir kağıt gördüm. İçimden, korktuğu başına geldi dedim. Dünkü, herşeyi bir çırpıda anlatma isteğini, bunu önceden kendisinin de sezinlemiş olduğuna bağladım. Ne yapacağımı bilememenin üzerimde yarattığı şaşkınlıktan ve de içimdeki düğümlenmeden dolayı olsa gerek, bir şeylerle ilgilenmek isteği geçti içimden. Dolaba tekrar baktım. Sinek ile adını bilemediğim böceğin ölüsü, yukarıda da örümcek ağı aynı yerlerinde duruyorlardı. Bunların hepsi gerçekmiş dedim.

    Son iki günde yaşadıklarım, bana anlatılanlar, bütün bunların bilinebilir olabileceği düşünceleri, yanıtlarını aradığım aklımdaki binbir soru, kendimi yorgun hissetmeme neden oldu. Ancak bütün bunların yanısıra, bu küçük vazonun anlattıklarından, yerküreye onbeş milyar yıllık bir açıdan, insana, daha doğrusu insanlığa da ikibuçuk milyon yıllık bir açıdan bakılabileceğini öğrenmiş olmanın, içimde uyandırdığı, geç kalmış olmakla birlikte, bundan sonra evrene böyle bakabilme yeteneğini kazanma isteği beni güçlendirdi. Bütün bu bilgiler ve duygular karmaşasının durulması, bir düzene girmesi için zaman gerektiğini düşündüm. Bu arada farkında olmayarak, uzun zamandan beri yapmadığım bir şeyi yaptım. Sergievinin lavabosunda elimi, yüzümü, ensemi yıkadım. Saçlarımı ıslattım. Üzerime çöken, benden hiçbir zaman ayrılmayacak bu inanılmaz ve dehşetendaz olayın ilk etkilerinden, yüklenmek istediğim sorumluluğun üzerime çöken korkusundan ve içimi kaplayan hüzünden biraz arındım.

    Beni kuşatan bu ağır havayı dağıtmak üzere, eski zamanlarda tragedya üçlemelerinin ardından sahnelenen bir satyr güldürüsünün yaratacağı hafifletici etkiye gereksinim duyduğumu hissettim. Orada, dar sokağın içinde, sanatçıların, sanat severlerin, düşünenlerin, düşünmek isteyenlerin, kısacası güzel insanların barınağı olarak betimlediğim Miko Café’de, Can’ın getirdiği bir bardak kırmızı şarabın arkasına sığındım. Bu küçük vazonun bana neler anlatmış olduğunu, daha neler anlatabileceğini ve benim henüz karşılaşmadığım diğerlerinin hangi bilgileri aktaracaklarını düşünmeye başladım.

“ismi ve cismi bilinmeyen yazar”

  anasayfa